Türkler 10. yüzyıldan itibaren kitleler hâlinde İslamiyet’i kabul etmeye başlamış ve İslam kültürünün etkisiyle yavaş yavaş yeni bir edebiyat ortaya çıkmıştır. Kendine özgü nitelikleri ve kurallarıyla ‘Divan Edebiyatı” adını verdiğimiz dönemin oluşumu 13. yüzyılda başlar. Daha sonra bu edebiyat anlayışı 19. yüzyıla kadar etkin bir şekilde varlığını sürdürür. Diğer yandan, İslamiyet’ten önceki “Sözlü Edebiyat Dönemi“, İslam kültürünün etkisiyle içerisinde küçük değişimlere uğrayarak “Halk Edebiyatı” adıyla gelişimini sürdürmüştür. Yani, bir anlamda “Halk Edebiyatı’ dediğimiz edebiyat, İslamiyet’ten önceki edebiyatımızın İslam uygarlığı altındaki yeni şeklidir. Türklerin Müslüman olduğunu kabul ettiğimiz 10. yüzyıl ile divan edebiyatının başlangıcı olarak kabul edilen 13. yüzyıl arasında İslamiyet’in etkisi altında verilmiş olan, bir anlamda geçiş dönemi ürünleri dediğimiz ilk eserler yer almaktadır.

İslamiyet’in etkisiyle ortaya çıkan edebiyattır.Türklerin islamı kabul etmesiyle eserlerde de İslam’ın etkisini görmekteyiz. İslam’ın etkisiyle Türklerde yaşayış dünya görüşü de değişmiş ve bunlarda eserlere yansımıştır.Eserler Hakaniye lehçesiyle yazılmıştır.İslamiyet’in etkisiyle Türk edebiyatında olmayan yeni nazım biçimleri de Türk edebiyatına girmiştir.Bu dönemde özellikle Karahanlılar Türk dilini korumuş ve gelişmesine katkıda bulunmuştur.

GEÇİŞ DÖNEMİ(İslamiyet Etkisindeki İlk Ürünler):
Türkler, X. yüzyılda İslâmiyet’i kabul ettikten sonra Türk dili ve edebiyatında da değişiklikler görülür.
Devrin genel özellikleri:
* İslamiyet öncesi kültür ile İslamî kültür birlikte görülür.
* Eserlerde din kurallarını halka öğretme, halkı eğitme ve bilgilendirme amacı esas alınır.
* Bu dönem eserlerinde insanları hırs, kin, bencillik gibi özelliklerden uzaklaştırıp onlara doğruluk, sabır, cömertlik gibi davranışlar kazandırma çabası ön plana çıkmıştır.
* Eski ve yeni anlayışa uygun eserler birlikte görülür.
* Dilde Arapça ve Farsça sözcükler görülmeye başlar.
* Uygur alfabesi yanında Arap alfabesi de kullanılmaya başlar.
* Dörtlük nazım birimi yanında beyit de kullanılmaya başlar.
* Hece ölçüsü yanında aruz ölçüsü de kullanılmaya başlar.
* Bu dönem ürünlerini sanat metni ve öğretici metin olarak kesin çizgilerle ayırmak pek mümkün değildir. Çünkü bu metinlerde öğretici metin özellikleriyle sanat metni özellikleri çoğunlukla iç içe geçmiştir.

İslami Devir Türk Edebiyatının ilk ürünleri şunlardır:

a) Kutadgu Bilig (Mutluluk veren bilgi) :
* İslamî devir edebiyatının ilk eseri olan Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hacip tarafından Karahanlı devleti zamanında (1069-1070 yıllarında) Hakaniye (Karahanlı) Türkçesi ile yazılarak Hükümdar Tabgaç Buğra Kara Han’a sunulmuştur.
* Eserde toplumdaki çeşitli sosyal tabakalara ve mesleklere mensup her türlü insanın ne gibi özelliklere sahip olması gerektiği, birey ve devlet için mutlu olmanın koşulları anlatılır.
* Kutadgu Bilig, “Adalet, Saadet, Akıl, Akıbet” gibi dört ögeyi simgeleyen temsili (alegorik) dört kişinin karşılıklı konuşmalarından oluşmuştur.
* Eserde çeşitli kavramlar alegorik bir şekilde somutlaştırılarak anlatılmıştır.
* Bir fabl örneği olarak da kabul edilmektedir.
* 6645 beyitten oluşan bir mesnevidir ve Türklerin ilk mesnevisidir. Ayrıca 173 dörtlük bulunmaktadır.
* Eserin birçok yerinde eski Türk şiirinin özelliklerinden olan iç kafiye ve aliterasyonlara da yer verilmiştir.
* Büyük bir bölümü aruz ölçüsüyle yazılmıştır. Edebiyatımızda aruz ölçüsünün kullanıldığı ilk eser kabul edilir.
* Siyasetnametürünün Türk edebiyatındaki ilk örneğidir.
* Didaktik ve felsefi yanı ağır basan bir eserdir.
* Eserde Türk atasözlerine, yazarının deyimiyle bilge sözlerine ve şair sözlerine yer verilmiştir.
* Kahire, Viyana (Uygurca) ve Fergana’da üç örneği bulunmaktadır.

Siyasetname: Edebiyatımızda devlet adamlarına yöneticilikle ilgili bilgi ve öğüt veren ahlâkî – didaktik eserlere siyasetname adı verilir.

b) Divanü Lügati’t Türk:
*“Türk Dillerinin Divanı” anlamına gelen Divanü Lügati’t Türk, Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılmıştır.
*Araplara Türkçe’yi  öğretmekve Türk dilinin de Arapça kadar zengin bir dil olduğunu göstermek amacıyla Arapça olarak yazılmıştır.
*Eserde madde başı sözcükler Türkçe, bu sözcüklerle ilgili açıklamalar ise Arapçadır.
*Kaşgarlı Mahmut, çalışmalarını 1072 – 1074 yıllarında tamamlayarak Abbasi Halifesi Ebulkasım Abdullah’a sunmuştur.
*7500 sözcüklük ansiklopedik bir sözlük olan eser, Türkçede hazırlanmış ilk sözlüktür.
*Eserde Türkçe sözcüklerin ve deyimlerin anlamları yanında, bu sözcük ve deyimlerin içinde geçtiği destan, koşuk, sagu ve savlara; ayrıca Türk boylarını gösteren bir haritaya da yer verilmiştir.
*Dilbilgisi, tarih, coğrafya, edebiyat alanlarında da zengin bilgiler içeren bir kaynaktır.
*Eserin yazarı Kaşgarlı Mahmut, XI. yy’da yaşamıştır. Arapça ve Farsça’yı çok iyi bildiği ve kendisini çok iyi yetiştirdiği anlaşılmaktadır. Eserini 20 yıl gibi bir süre Türk illerini şehir şehir, oba oba dolaşarak bilgi toplayarak yazmıştır.

c) Atabet’ül Hakayık (Hakikatlerin Eşiği):
*XII. yy’da Yüknekli Edip Ahmet tarafından Uygur harfleriyle ve halkın anlayabileceği bir dille Karahanlı (Hakaniye) Türkçesiyle yazılmıştır.
*Karahanlı beylerinden Emir Muhammed Dâd Sipehsalar’a sunulmuştur.
*Manzum bir ahlak kitabıdır.
*101 dörtlük, 40 beyit olmak üzere 484 dizeden oluşan eserde ayet ve hadislerden yola çıkılarak İslam ahlakı öğretilmeye çalışılmış; ayrıca bilgi, dil, cömertlik, cimrilik, kibir, hırs, alçak-gönüllülük, yumuşak huyluluk ve zamanın bozukluğu gibi konular üzerinde de durulmuştur.
*Âruz ölçüsüyle mesnevi nazım şekliyle yazılmıştır.
*Allah’ın, Peygamberin ve dört halifenin övüldüğü giriş bölümü kaside şeklinde, asıl bölüm ise mani düzeninde uyaklanmıştır.
*Hem Uygur hem de Arap harfleriyle yazılmış nüshaları bulunmaktadır.
*Eserin yazarı Yüknekli Edip Ahmet’in, Türkistan’ın Taşkent bölgesinde Yuğnak kasabasında doğduğu, XI. yy’ın sonu, XII. yy’ın ilk yarısında yaşadığı sanılmaktadır. Hakkında fazla bilgi bulunmayan yazarın gözlerinin görmediği, buna rağmen iyi bir eğitim aldığı, Arapça ve Farsça bildiği sanılmaktadır.

Özetle:
*Gerçeklerin eşiği anlamına gelir.
*Konusu din ve ahlaktır.
*Didaktik (öğretici) bir eserdir.
*Mesnevi tarzında yazılmıştır.
*Nazım birimi olarak beyit ve dörtlük kullanılmıştır.
*Aruz ölçüsüyle yazılmıştır.
*Arapça ve Farsça sözcükler vardır.
*Telmih (hatırlatma) sanatı kullanılmıştır.
Eserin Konusu: Eser 14 bölümden oluşur.Baştaki 5 bölüm giriş, şairin adını verdiği 8 bölüm asıl konu, sondaki 1 bölüm de bitiriş bölümüdür.

d) Divân-ı Hikmet:
*Hoca Ahmet Yesevî (Pîr-i Türkistan) tarafından XII. yy’da kaleme alınmıştır.
*“Hikmet” adı verilen dinî ve tasavvufî şiirlerden meydana gelmiştir.
*Türk Tasavvuf Edebiyatı’nın ilk örneği kabul edilmektedir.
*Anadolu’daki ilahilerin ilk örneği, Ahmet Yesevi’nin hikmetleridir.
*Kitapta yaradılış, dünya, olgun insanın özellikleri, var oluşumuzun sebepleri, dinî konular ve dinî hikâyeler yer almaktadır.
*Eserin yazıldığı dönemde bilim dili olarak Arapça, edebiyat dili olarak Farsça kullanılmasına rağmen eserde, Arapça ve Farsça sözcüklere çok az yer verilmiş, Karahanlı Türkçesi kullanılmıştır.
*Şiirlerin çoğu dörtlükler halindedir. Hece ölçüsü kullanılmış, şiirler koşma tarzında uyaklanmış, genellikle yarım uyak kullanılmıştır.
*Hoca Ahmet Yesevi, Türkler arasında ilk defa tarikat kuran kişidir. Bu nedenle Türk Tasavvuf Edebiyatı’nın öncüsü durumundadır. Divân-ı Hikmet’in başta Yunus Emre olmak üzere Tasavvuf şairleri üzerinde önemli etkisi olmuştur.
*Ahmet Yesevi’nin peygamberimizin 63 yaşında ölmüş olması nedeniyle 63 yaşına gelince toprak altındaki bir hücreye girip kalan ömrünü orada tamamladığı söylenegelmiştir.

Divan-ı Hikmet’in Özellikleri:
* Kitapta Allah aşkı Peygamber sevgisi işlenmiştir.
* Hikmet: Hoş, hayırlı anlamlarına gelir.
* Sade ve yalın bir dil kullanılmıştır.
* Aruz ve hece ölçüsü kullanılmıştır.
* Dörtlük ve beyitle yazılmıştır.
* 144 hikmet ve 1 münacaat’tan oluşur.
* Eser Karahanlı Türkçesinin Hakaniye Lehçesiyle yazılmıştır.
* İstifham (soru sorma) ve Tecahül-i Arif (bilmezlikten gelme) sanatları kullanılmıştır.
* Ahmet Yesevinin hikmetlerinin birleşmesiyle oluşmuştur.
* Hikmetler dini-tasavvufi şiirlerdir.
* Şiirlerde ulusal ögeler (ölçü, nazım biçimi, yarım uyak) ile İslamlıktan gelme yabancı ögeler (din ve tasavvuf    konuları, yabancı sözcükler) bir arada kullanılmıştır.
* Eserin uyaklanışı abcd dddb eeeb şeklindedir. Dördüncü dizelerin birbiriyle uyaklı oluşu hatta zaman zaman aynen tekrarlanışı bu şiirlerin musiki ile okunmak için söylendiğini gösterir.
*Divan-ı Hikmet’i Ahmet Yesevi yazmamıştır; Ahmet Yesevi’nin kurduğu tarikattaki Şaban Durmuş, Ahmet Yesevi’nin görüşlerini ve düşüncelerini kitap haline getirmiştir.
* Didaktiktir ve manzum bir eserdir.

Horasan ve Maveraünnehir bölgesinde 14. yüzyılda oluşmaya başlamış, 15. yüzyılın başlarında Timurlular zamanında en yüksek seviyesine ulaşmış ve 20. yüzyıl başlarına kadar devam etmiş olan Çağatay edebiyatı döneminde de yine İslâmî dönem ürünleri devam etmiştir. Çağatay Türkçesini kullanarak Çağatay Edebiyatını yaratan Ali Şir Nevayi, Ebul Gazi Bahadır Han başta olmak üzere devrin diğer şahsiyetlerinin oluşturduğu dönemin belli başlı eser-leri şunlardır: Letafetnâme, Gül ü Nevruz, Mahzenü’l- Esrar, Muhakemetü’l Lugateyn, Şecere-i Terâkime, Şecere-i Türk, Babürnâme vb.

*Muhakemetü’l-Lugateyn

İki dilin karşılaştırılması özelliğinde olan eser, 15.yüzyıl edebî şahsiyetlerinden Ali Şir Nevai’nin Çağatay Türkçesi (Hakaniye) ile yazdığı en önemli eserdir. Kaşgarlı Mahmut’un yazdığı Divanü Lugati’t Türk’ten sonra milli dili koruma endişesiyle İslami dönem edebiyatının bu konuda yazılmış en önemli ikinci eseridir. Divanü Lugati’t Türk’te Türkçenin Arapçayla “at başı gittiği” ispatlanmaya çalışılırken bu eserde Türkçenin Farsçadan üstünlüğü ispatlan-maya çalışılmıştır.

Ali Şir Nevâî bu eserinde, Türkçeyi edebi dil olarak kullanmayan, Farsça yazan çağdaşlarına bir mesaj vermek istemiş, Türkçeyle yazmaları yönünde telkinler vermeye çalışmıştır. Sanatçı, mensubu olduğu Çağatay Türkçesi ve Lehçesini ele almıştır. Dolayısıyla Ali Şir Nevai, 15. yy Çağatay Türkçesi ve edebiyatının da en önemli isimlerin-dendir.

Ali Şir Nevaî bu eserinde, zamanındaki şairlerin Türkçeyi bırakarak şiirlerini Farsça ve Arapça ile yazmalarına engel olmak istemiş, Türk şairlerine edebi eserleri Türk dili ile yazmalarına teşvik etmek için bu eserini yazmıştır. Eserin yazılmasının önemli bir sebebi Türk aydınları arasında Farsçayı kullanmak yönünde başlayan özentinin önüne geçmek, Farsçanın Türkçeden daha edebi dil olduğu yönündeki eğilimlere engel olmaktı.

Dil bilgisi kitabı niteilğinde olan eser, sadece Türk dili hakkındaki görüşleri ile değil Türk kültürü hakkında başka değerli bilgiler de içermesi bakımından da çok önemlidir. Çünkü Nevâî, bu eserinde Türkçenin ne denli üstün bir dil olduğunu ispatlamaya kalkışırken ve delilleri sıralarken, Türklerin sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal yaşantısı içerisinde geçen pek çok terim ve sözcük kullanarak açıklamıştır.

Ali Şir Nevaî bu eserde yeryüzündeki başlıca dilleri Arapça, Hintçe, Çağatay Uygurcası ve Farsça olarak saydıktan sonra Türkçe ile Farsçayı karşılaştırır. Arapçanın en üstün ve Hintçenin en değersiz dil olduğunun bilinen bir gerçek olduğunu ifade ettikten sonra, geri kalan iki dil olan Türkçe ile Farsçanın hangisinin daha üstün bir dil olduğunu çeşitli delillere dayanarak ispat etmeye çalışır. İki dili çeşitli yönlerden örnekler de vererek karşılaştırır. Bu karşılaştırmalarından sonra, sonuç olarak Çağatayca’nın Farsçadan daha üstün bir dil olduğunu ispat eder.

Nevaî, Türkçe sözcük haznesinin Farsçaya nazaran daha zengin, daha güzel olduğunu ve Türkçenin Farsçaya göre esnek bir dil olduğunu dile getirir. Bu görüşlerini ispatlamak için çeşitli örnekler verir. Türkçede Birçok sözcüğün üç, dört ya da daha fazla anlamı olduğunu lâkin Farsçanın bu yeteneğe sahip olmadığını örneklerle izah eder. Türk-çedeki yakın anlamdaki sözcüklerin zenginliğine değinen Nevai, Farsçanın bundan yoksun olduğunu vurgulamakta-dır.

Nevai, akrabalık adları, ev, mutfak, giyecek ve savaş kültürüyle ilgili kelimeleri, hayvan ve kuş adlarını, organ adla-rını, cinsine ve yaşına göre atların eğer ve diğer binit takımının parçalarına kadar adlarını sayarak Türkçenin ne kadar zengin bir dil birikimine sahip olduğunu bu sözcüklerin hemen hiçbirinin Farsçada olmadığını, bu yüzden de Türkçenin daha zengin bir dil olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır.

Özetle ;
*Türkçenin, Farsçadan üstün olduğunu,
*Türkçenin kelime hazinesinin daha zengin olduğunu,
*Türkçe anlatım yollarının daha güzel olduğunu,
*Fiiller bakımından Türkçenin Farsçadan daha üstün bir dil olduğunu,
*Türkçenin anlam derinliklerinin bir deniz gibi olduğunu,
o yüzden de şairlerin Türkçe yazmaları gerektiğini savunur.

*Şecere-i Türkî
Hârizm Özbek Hükümdarı Ebu’l Gazi Bahadır Han’ın efsanevî devirlerden başlayıp daha sonra hanedanının geldiği Cengiz ve oğullarına geçerek Cuci Han yolu ile onların devamı olan Şeyban-Özbek hanları sülâlesinin kendisine kadar süren safhası ile,cağının kaynaklarının elverdiği nisbette, Orta Asya tarihini anlatan bu eserini (1663) Çağatay lehçesinden Türkiye Türkçe-si’ne aktararak millî tarihimizin Osmanlı Türklüğu’nün bilgisine uzak kalmış bir sahasını tanıtmak istemiştir.

Şecere-i Türki’nin Özellikleri:

*Şecere-i Türki’de Türk tarihi konu edinilmiş ve bu tarih dokuz bölüm şeklinde anlatılmıştır.
*Eser, destan, anı tarih karışımı bir eserdir.
*Çağatay Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktarılmıştır.
*1864’te Tasvir-i Efkâr gazetesinde tefrika edilmiştir.
*Ebu’l Gazi Bahadır Han, bu eseriyle milli tarihimizin Osmanlı Türklüğü bilgisinden uzak kalmış bir sahasını tanıtmak istemiştir.
*Şecere-i Türk’ün yazarı olan Ebu’l Gazi Bahadır Han, şairlik dışında âlim ve tabiplikle de bilinen bir şahsiyettir.
*Eserde kendisini diğer milletlerin şahsiyetleriyle karşılaştırırken “askerlik” yönünün üstünlüğünü ön plana çıkarmıştır.

* Mantık’ut Tayr

Mantık’ut Tayr edebiyatımızda yazılan ilk mesnevilerden biridir. Aynı zamanda tasavvufi düşünceleri açısından ve sembolik ifadeleri bakımından da Divan Şairleri üzerinde oldukça tesirli oluş, Divan Şiirimize ve Divan Şairlerine kaynaklık etmiş başlıca eserlerden biridir. Bu bakımdan bu eser divan şairlerimizi, divan şiirimizi anlayabilmek ve Tekke ve Zümre Edebiyatı ile Tasavvuf edebiyatımızdaki düşünceleri idrak edebilmemiz açısından hayli önem taşımaktadır.
Mantıku’t-Tayr sufi şair Ferîdüddîn-i Attâr tarafından kaleme alınmış bir manzum eserdir. Feridüddin Attar Nisabur’da 1120’da doğmuş ve muhtemelen 1194’da vefat etmis ünlü bir sair ve mutasavvuftir. Hekim ve eczacı olmasından dolayı Attar olarak anılmaktadır. Hz. Mevlana, Şeyh Galip, ve diğer mutasavvıflar tarafından yüceltilen Attar, çoğu günümüze kadar ulasan pek çok eser bırakmıştır. Adı Muhammed’dir.
Şiirlerinde “Attâr” ve “Ferîd” mahlâslarını kullanmıştır. Yirmi-yirmi beş yaşlarında Tasavvufa intisap ettiği bilinen Attâr, aklî ve naklî ilimlerde yetişmiş büyük bir âlim-dir. Mantıkut’tayr adlı eserinin dışında Divanı, Muhtarnâme, Esrarnâme, Hüsrevnâme (İlahinâme), Musi-betnâme ve büyük sufilerin hayatlarının anlatıldığı Tezkiretü’l-evliya’ sı vardır. Eserde Gazali’nin XII. yüzyılda yazdığı Risaletü’t-tayr adlı eserden yararlanılmıştır.

Attar’ın bu eserini Türkçeye tercüme eden tercüme ederken de kendisinden de pek çok şey katan ilk Şairlerden biri de Gülşehri’dir.

*Babürname
Babür İmparatorluğu’nun kurucu Babür tarafından kaleme alınan hatıratır. Eser aynı zamanda anı türünün de özelliklerini taşımaktadır. Pek çok dilde defalarca basılmıştır. “Vekayi” adı ile de anılır. 1526-1528’lerde yazıldığı tahmin edilen kitap, bir yaşam öyküsü olduğu kadar bir imparatorluğun kuruluşu ve gelişim sürecini de anlatır.
Anılar, Babür’ün 12 yaşındayken Fergana’da tahta çıkışıyla (10 Haziran 1494) başlar ve ölümünden 16 ay öncesine kadar sürer (7 Eylül 1529). Babür Şah kitapta, gördüğü yerlerin coğrafî durumunu, siyasî, idarî ve as-kerî yapısını, ileri gelenlerin düşünce ve davranışlarını anlatır.
Babür Şah’ın Çağatay dönemi edebiyatına önemli katkıları olmuştur. Çağatay Türkçesi ile kaleme aldığı ve yaptıklarını kronolojik olarak anlattığı Babürnâme Türk edebiyat tarihinin nesir türündeki başyapıtlarından biri olarak kabul edilir. Hatt-ı Baburi denilen yazı şeklini geliştirmiş olan Babür Şah aynı zamanda Çağatay edebiyatının Ali Şir Nevai’den sonraki en büyük şairi olarak kabul edilir. Fars kültüründen de yoğun olarak etkilenmiş olan Babür Şah’ın hem kendisi hem de halefleri üzerindeki bu etki, Hindistan’da bu kültürün önemli derecede gelişmesine sebebiyet vermişti

İslamiyet Etkisindeki Türk Edebiyatının Özellikleri
*Bir topluluğu millet haline getiren ortak değerler dil, inanç, gelenek ve görenekler olarak sıralanabilir. Türklerin sosyal ve kültürel yaşamını en fazla etkileyen gelişme İslamiyet’in kabul edilmesidir.
*10. yüzyılda Türklerin büyük bir bölümü İslamiyet’i kabul etmiş ve 11. yüzyıldan itibaren İslamiyet etkisinde ürünler verilmeye başlanmıştır.
*İslam dini Türkleri birbirine daha çok kenetlemiş, birlik ve beraberlik duygusunu daha da güçlendirmiştir.
*Türkler İslamiyetin kabulüyle beraber göçebe yaşam tarzını bırakarak yerleşik hayata geçmiştir. Bu şekilde mimari alanda da bir çok gelişme meydana gelmiştir.
*İslamiyet etkisindeki Türk edebiyatı, 19. yüzyılda edebiyatımızdaki Batı etkisinin başlamasına kadarki süreyi kapsar.
İlk Türk-İslam devleti “Karahanlılar”dır. Karahanlılar, Arap alfabesini kullanmışlar ve Türkçe konuşmuşlardır.
*İslamiyet’in kabulüyle Arapça ve Farsça dilinin öğrenimi artmış, ilim ve din alanında Arapça, edebiyat alanında ise Farsça önemli bir yer kazanmıştır.
*Edebiyat, biçimde ve anlatımda Arap ve Fars edebiyatlarının etkisi altına girmiştir.
*Arapça ve Farsçadan alınan sözcüklerle yazı dili konuşma dilinden uzaklaşmıştır.
*Her alanda, eski ile yeninin sentezi oluşmuştur.
*Arap alfabesinin yanında Uygur alfabesi de kullanılmıştır.
*Bu dönemde hece ölçüsünün kullanımı azalırken, aruz ölçüsünün kullanımı artmıştır.
*Nazım birimi beyittir; ancak dörtlük de varlığını sürdürmüştür.
*Tam ve zengin kafiye sıkça kullanılmıştır.
*Bu dönemde meydana getirilmiş yapıtlar didaktiktir, okuyucuya bilgi vermek amacıyla yazılmıştır.
*Mesnevi ve gazel nazım biçimi ilk kez bu dönemde kullanılmıştır.
*Türklerin kitap biçimindeki bilinen ilk yapıtları bu dönemde kaleme alınmıştır.
*İslamiyet sonrası dönemde mensur eserler, öğretici, yol gösterici ve aydınlatıcı bir özellik gösterir. Konuları bakımından tıpla ilgili, öğüt ve bilgi verici dini, öğretici metinler yazılmıştır.

DEDE KORKUT HİKÂYELERİ

Dede Korkut Hikâyeleri, fetih yıllarından beri Anadolu’nun doğusunda yaşayan Oğuz Türkleri’nin, Gürcü’ler, Abaza’lar, Trabzon Rumları ile yaptıkları savaşları anlatır; eski Türk mitolojisinden hatıralar yaşatır; bu ülkelere yerleşen Oğuz Türkleri’nin kendi iç maceralarını hikâye eder. Fakat bu hikâyelerin özü sayılan temel konular, Oğuz Türkleri’nin eski destanlarından alınmıştır: Bu gibi destan hatıraları, yeni coğrafyada, yeni tarih olaylarıyla birleşerek, yeni hikâyeler haline gelmiştir. Esasen Dede Korkut Hikâyeleri, bazen hikâye çehresi taşıdıkları, bazen masal çeşnisi gösterdikleri halde, daha çok destan adı verilecek özelliklerle söylenmiştir.

HİKÂYELERİN DİLİ
Dede Korkut Hikâyeleri, Türk halk dilinin kendi kelimeleri,kendi deyimleri, kendi hikâye üslubuyla ne güzel eserler verebileceğini meydana koyan değerli kaynaktır. Dede Korkut Hikâyeleri, yarı manzum, yarı nesir diliyle söylenmiş hikâyelerdir. Ancak bu hikâyelerdeki nesirde, nesirden çok nazma yakın bir ahenk vardır. Bu ahenk, nesir cümlelerinin yer yer vezinli parçalarla, iç kafiyeleriyle seslendirilmesinden doğmuştur. Manzum parçalarda, bazen, muntazam nazma, bazen serbest söyleyişe yaklaşan bir çeşitlilik vardır. Muntazam mısraları 4 + 4 + 4 ya da 4 + 3 ve 4 + 4 vezinleriyle, bazen de 4+ 4 + 3 ahengiyle söylenmiş-tir. Nesir cümlelerindeki vezinli parçalarda da yine bu vezinlerin ahengi vardır.

HİKÂYELERİN YAZARI
Bugün elimizde bulunan Kitâb-ı Dede Korkut adlı yazma eserde bir başlangıç yazısından sonra, 12 ayrı hikâye vardır. Fakat müstakil maceralar gibi görünen bu hikâyelerin birleşen tarafları çoktur. Bazı hikâyelerdeki olay ve kahramanların öteki hikâyelerle ilgili olması, Dede Korkut isimli, bilgili Oğuz atası’ nın, her hikâyede ufak, büyük bir vazife görmesi, hikâyeleri birleştiren taraflardandır.

Hikâyelerin gerek manzum, gerek mensur parçalarında, böyle birbirine benzer sözler, hitaplar, şahıs ve tabiat tasvirleri çoktur. Hatta bazı araştırıcılar Dede Korkut Hikâyeleri’ndeki bu söyleyiş benzerliğine dikkat ederek, hikâyelerin bugün adını bilmediğimiz -çok usta- bir yazar tarafından yazıldığını ileri sürmüşlerdir.
Şu halde Dede Korkut Hikâyeleri’ni -şimdilik- Oğuz Türkleri arasında o çağların gelenekleşmiş hikâye Üslubuyla söylenen destanî halk hikâyeleri diye tanımaktayız. Bu hikâyeler, XV. yüzyılın ilk yıllarında, okuma yazma bilen herhangi bir meraklı, belki de hikâye anlatmayı meslek edinmiş bir halk hikâyecisi tarafından bir deftere yazılarak ölümsüzleştirilmiştir. Bu hikâyeler tıpkı Türk destanları gibi, bir tek şahsın değil, bütün bir milletin hikâye yaratma hünerleriyle meydana gelmiş ortak halk edebiyatı verimleridir.

Dede Korkut Hikâyelerinin en önemli özellikleri şunlardır:

*Asıl adı “Kitab-ı Dede Korkut Âlâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan” şeklindedir.

*12, 13 ve 14. yy.da Doğu Anadolu’da ve Azerbaycan’da yaşayan Müslüman Oğuz boylarının geleneklerini, göre-neklerini, iç mücadelelerini, doğaüstü güçlerle, yaratıklarla savaşmalarını ele alır.

* 14. ve 15. yy.da yazıya geçirilmiştir. Bu konudaki yaygın kanaat hikâyelerin 14.yy.da yazıya geçirildiği şeklindedir. Hikâyelerin kimin tarafından yazıya geçirildiği bilinmemektedir.

* Toplam on iki hikâyeden oluşur. (Bugüne kadar iki nüs-hası bilinen Dede Korkut Kitabı’nın üçüncü nushası Türkistan’da bulundu. Türkolog Prof. Dr. Metin Ekici, bulunan nüshanın en eskisi olabileceğini söyledi. Ekici ayrıca, bulunan nüshada kayıp 13’üncü destanın da yer aldığını açıkladı.)

* Şiir ve düzyazı karışık oluşturulmuştur.

*Hikâyelerde az da olsa masal ve destansı unsurlar görülür.

* Çok temiz, güzel ve zengin bir dil kullanılmıştır.

* Anlatım açık, yalın ve durudur. Kesinlik ifade eder.

* Hikâyelerde temel unsur kahramanlıktır.

* Aileye, çoğalmaya, kadına, çocuğa ve çocuk terbiyesi-ne büyük önem verilir. Kadınların ailenin en önemli unsuru olduğu vurgulanır. Önsözünde dört ayrı kadın tipi çizilir.

* Bütün hikâyelerde dini unsurlara yer verilir.

*Kahramanlar dövüşlerini, Allah ve peygamber sevgisi için yapar.

* Türk milletinin karakteristik özellikleri; doğruluk, adalet, güzellik yüceltilir.

* Misafirperverlik ve cömertlik öykülerdeki insanların ortak özelliğidir.

*Kahramanların en büyük yardımcısı atlardır.At, ağaç, su, yeşillik kısaca doğa çok sevilir.

*Kadınlar, eşlerine karşı aşırı saygılı ve itaatkârdır. Eşler de kadınlarına önem verir, iyi davranır.

*Hikâyeler didaktiktir. (Hikâyelerde, birçok öğüt vardır.)

* Hikâyelerde yaşanan olayların tarihi bilgilerle ilgisi vardır.

* Hikâyelerde geçen ve hikâyeler adını veren Dede Korkut; yaşlı, herkesin saygı gösterdiği, zaman zaman hakan-ların dahi akıl danıştığı, çocuklara isim koyan, eğlencelerde kopuz çalıp şiirler söyleyen, kırgınlıkları gidermede aracılık eden kişidir.

HİKÂYELERDE DESTAN ve MİTOLOJİ HATIRALARI
Dede Korkut Hikâyeleri’nde eski Türk destanlarından yankılar yaşadığını söylemiştik. Mesela bir kısım Dede Korkut kahra-manları, eski destanlardaki gibi, bir canavar öldürdükleri ya da canavarlarla güreştikleri için şöhret kazanırlar; at, ağaç, ışık, su sevgisi gibi milli destan unsurları, Dede Korkut Hikâyeleri’ nde de vardır. Altın, gümüş, bakır, çelik (pulat) gibi. Türkçe maden isimleri hikâyelerde aynı önemle anılmaktadır .

*Bugüne kadar iki nüshası bilinen Dede Korkut Kitabı’nın üçüncü nushası Türkistan’da bulundu. Türkolog Prof. Dr. Metin Ekici, bulunan nüshanın en eskisi olabileceğini söyledi. Ekici ayrıca, bulunan nüshada kayıp 13’üncü destanın da yer aldığını açıkladı. 

 

* İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…

0 Shares:
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You May Also Like