TÜRK EDEBİYATINDA DÜZYAZININ TARİHİ GELİŞİMİ VE DİL ÖZELLİKLERİ

Tarih araştırmalarına göre Türklerin anayurdu Orta Asya’dır. Türkler’in Orta Asya’daki kültür ürünlerinin tümü bugüne gelebilmiş değildir. İlk Türkçe yazılı belgelerin 6. yüzyıldan kaldığını göz önüne alırsak bu dönem edebiyatı ile ilgili temel belgelerin elde olmadığı söylenebilir.

Göktürk Yazıtlarının dilinin konuşma dili ile aynı olduğu görüşü yaygındır. Yazıtlardaki bir iki yabancı sözcük zaten özel addır.

Uygur yazmalarında dinsel kitaplar aracılığı ile bir iki yabancı sözcük girer; fakat Türkler o dönemde din terimlerinin birçoğunu olduğu gibi almamışlar, Türkçeleştirmişlerdir.

İslâm dininin etkisi ile düzyazı diline de önce din terimleri sonra sosyal içerikli sözcükler girmiştir. O dönemde dilimize giren yabancı sözcüklerden sanat eserlerinde yoğunluk Farsça sözcüklerde, bilim eserlerinde yoğunluk Arapça sözcüklerdedir. Aynı zamanda Türk halkının Orta Asya’dan beri kendi içinde anlatımını sürdürdüğü diğer masallar, destanlar, halk hikâyeleri, evliyaların yaşam öyküleri, dinsel bilgi vermeyi amaçlayan Kuran açıklamaları, kırk hadis açıklamaları ve doğaçlama yarattıkları orta oyunları birer düz anlatı örnekleri sayılabilir. Başından beri bunlar yazıya geçirildiklerinde, halkın yararlanabilmesi için, dilinin anlaşılırlığına özen gösterilmiştir.

Anadolu’da din, bilim ve sanat alanlarında yazılmış ilk düzyazılar daha çok Osmanlı dönemine rastlar. Osmanlı döneminde şiirden düz yazıya geçiş birdenbire olmamıştır. İlk düzyazı örneklerinde cümle sonu ve sözcük öbeklerinin sonlarında seci denilen bir tür uyak kullanılmıştır. Dili anlaşılmayacak kadar Arapça ve Farsça sözcüklerle doludur. Cümleleri uzundur. Bunlara o dönemde süslü nesir denir. Yine 18. yüzyıldaki Sebk-i Hindi akımı bilmece gibi gizemli anlatımıyla dilin anlaşılırlığını olumsuz etkilemiştir. Din, bilim ve sanat alanlarında yazılmış düzyazılarda anlatım daha anlaşılır durumdadır:

Düzyazıyı kullanmamak bakımından Divan edebiyatı ile halk edebiyatı arasında görüş ayrılığı yoktur. İkisinde de ön sırayı şiir almış, düzyazı ikinci sıraya itilmiştir. Bir farkla; halk arasında okuryazar sayısı çok az olduğu halde Divan şairlerinin hepsi okur-yazardır. Buna karşın bu edebiyatın düzyazı örneği birkaç seyahatname, tezkire, mektup, bilim eseri ve yine şiire çok yaklaşan münşeat ile sınırlıdır.

Düzyazı dili Tanzimattan sonra başlatılan dilde yalınlaşma çabalarından sonra konuşma diline yaklaştı. Günümüzde artık düzyazı ile hem duygular, düşünceler anlatılmakta; hem bilimsel bilgiler verilmekte; hem de öykü, roman, tiyatro gibi sanatlı anlatımlar yazılmaktadır. Hepsinin de dili ve anlatımı herkesin anlayacağı kadar yalındır.

Türk Düzyazısında Çağlara Göre Kullanılan Yazım Kuralları

Göktürklerde harfler taşa kazındığı için bitiştirilmez. Yazı yukarıdan aşağıya doğru yazılır. Uygurlarda z harfi ayrı yazılır, diğerleri bitişiktir. Harf sayısının az oluşu nedeniyle, bir harf birden çok sesin karşılığı olarak kullanılır. Bu da hem okumayı güçleştirmekte; hem de bugün Uygur yazmaları üzerinden yapılacak dil tarihi çalışmalarını olumsuz etkilemektedir. Harflerin başta, ortada, sonda yazılışları değişiktir; sağdan sola doğru yazılır. Taşa kazımaktan çok kâğıda yazmaya elverişli bir yazıdır.

Karahanlılar döneminde ise Arap yazısı yaygınlaşmıştır. Arap yazısı işlek bir yazı olmakla birlikte, Arap alfabesinde kimi seslerin birden çok harf ile karşılanması, kimi harflerin ise birden çok sesi karşılaması; ayrıca harflerin başta, ortada, sonda değişik yazılması metinleri güç okunur duruma getirmiştir.

Türklerde kullanılan ilk noktalama işareti iki nokta üst üstedir (:).

Orhun Yazıtlarında her sözcük arasına bu işaret konur. Uygurlar cümle bitimlerine nokta (.) koymuş; noktalama işaretlerinin sayısını da artırmışlardır. Arap yazısına geçildikten sonra verilen ilk eserlerin birçoğunda bu alfabeye özgü hareke adı verilen işaretler kullanılmıştır. Bugünkü anlamda noktalama uygulamasında Batı edebiyatı ile tanışmanın etkisi büyüktür.

Türk Düzyazısında Çağlara Göre Söz Varlığı ve Cümle Yapısı

Göktürk Yazıtlarında bin kadar sözcük varken, Eski Uygur Türkçesinde 7500 sözcük olduğunu vurgulamaktadır. Bunların içinde Mani, Buda gibi dinlerin etkisiyle girmiş yabancı sözcükler elbette vardır. Divan-ı Lugat-it-Türk’teki sözcük sayısı da ondan az değildir. Yine içinde İslâmiyetin etkisi ile girmiş Adapça, Farsça sözcükler vardır.

Göktürkçede cümle yapısı genellikle basit olmakla birlikte kısa birleşik cümleler de bulunur. Uygur Türkçesinde Budist din kitaplarının etkisi ile cümle başı edatlarında, zarf tümleçlerinde artış vardır. Bu, cümle yapısını uzatır. Çevirinin doğal sonucu olarak devrik cümlelere sıkça rastlanır. Böylece cümleler, hareketlidir ve sık değişebilir. Karahanlı Türklerinin İslâmiyeti kabul etmesinden sonra anlatım diline Arapça sözcükler girdi ve Karahanlı Türkçesindeki söz varlığı arttı. Sözvarlığı içinde Arapça birçok bağlaç da vardır ve bu bağlaçlar yazılı anlatımın cümlelerini uzatır. Bu durum Osmanlıca ile yazılan düzyazı örneklerinde sayfalarca süren cümlelerin oluşmasına neden oldu. Sebk-i Hindî akımında yazılı anlatım dilinin bilmece gibi gizemli olması cümleleri de uzatmıştır. 18. yüzyıldaki yerlileşme akımı ile başlayan anlatım dilinde sadeleşme hareketinin dikkati çeken ilk özelliklerinden biri de cümle yapısının basitleştirilmesi ve kısalmasıdır. Tanzimat döneminde Batıya yöneliş ve gazete çalışmaları ile cümle yapısı biraz kısaldı.

Cumhuriyet sonrası dilde öze dönülmüştür. 1928’deki harf devrimi, 1932’de Atatürk’ün çabaları ile kurulan Türk Dil Kurumunun çalışmaları sonucunda düzyazı anlatım dili ve cümle yapısı sadeleştirilerek bugünkü duruma getirilmiştir.

Türk Düzyazısında Çağlara Göre İşlenen Konular

Türklerin ilk düzyazı örneklerinde ele aldıkları konu günlük yaşam ve savaştır. Yazıtlardan çıkarılan dünya görüşleri, o zamanki Türklerin gelecek için umut yüklü olduğu doğrultusundadır. Yenisey Yazıtlarında, mezar taşlarına ölenin anısı niteliğinde yazılan birinci kişi aktarımlı yaşam öyküleri yer alır.

Orhun Yazıtlarından Tonyukuk’unkinde bu anıların genişletilmişiyle karşılaşırız. Devlet adamı kimliği olduğu için Tonyukuk’un anıları tarih belgeleri niteliği de taşır. Anlatımı içtendir, bir iki atasözü de kullanılmıştır. Kültigin ile Bilge Kağan yazıtları Türklerin o ana kadarki tarihlerini konu alır. Fakat önce Uygurlarda, sonra İslâm uygarlığı etkisinde Türklerin çok dindar olduklarını görüyoruz. Bu da işlenen konuların çoğunun din ile ilgili olmasına neden olmuştur. Bunun yanında Uygurlar döneminde tıptan fala, din kitaplarından burkan hayatlarına, seyahatnamelerden mektuplara kadar birçok konuyu işlemişlerdir.

İslâm uygarlığına girildiğinde Türkler edebiyat ve sanatta Farsların etkisine girerler. Konu birden çeşitlenir. Dinsel konular yine çoğunluktadır; fakat tıp, astronomi, matematik, coğrafya, anı, tarih, sözlük gibi farklı konularda da birçok eser yazılır. Osmanlıcada düzyazı şiire göre daha az kullanılsa da eserlerin konularında ve sayılarında büyük artış görülür. Dil olarak Arapça ve Farsça yazıldıkları için, bu diller bilinmedikçe ulaşılamayan eserlere de rastlanır.

Düzyazıda asıl önemli konu çeşitlemesi Tanzimat’tan sonra olur. Dilden hukuka, tarihten sosyolojiye, aşktan vatan sevgisine kadar pek çok konuda eserler verilir. Çağdaş edebiyatın konu temelleri bu dönemde atılır.

Türk Düzyazısında Çağlara Göre İşlenen Yazı Türleri

Türklerin ilk türlerinden biri anıdır; Yenisey Yazıtlarıyla, Tonyukuk Yazıtındaki yaşam öyküleri bunlardandır. Devlet adamı kimliği olduğu için Tonyukuk’un anıları tarih yazısı da sayılır. Uygurlar döneminde bilimsel yazılar yazılır. Burkan hayatlarını anlatan bir bakıma biyografi türünün ilk örnekleri ile karşılaşılır, seyehatnâmelerde gezi yazısı türü kullanılır. Mektup türünü de işlemişlerdir.

İslâm uygarlığına girildiğinde Türkler yine tıp, astronomi, matematik, coğrafya gibi bilimsel yazılar; anı, rüya tabirleri, gezi yazıları gibi yazılar yazarlar. Şuara tezkirelerinde bir bakıma biyografi ve bibliyografi yazı türlerinin ilk örnekleri görülür. Sözlük çalışmaları vardır.

Düzyazıda asıl önemli yazı türleri Tanzimat’tan sonra gelişir. Bugün kullanılan yazı türlerinin hemen hepsi o dönemde gazete yazı türü olarak edebiyata girer.

İşte bu dönemden sonraki yazı türlerinin artık düşünce değeri olan yazılar (makale, deneme vb.), sanat değeri olan yazılar (öykü, roman, tiyatro vb.) olarak gazetelerde yayınlandığını biliyoruz. Yazışmalar her dönem için geçerli bir yazı türüdür.

İSLAMİYETTEN ÖNCEKİ YAZILI DÖNEM

Bu dönemi Göktürk ve Uygur dönemi eserleri olarak iki grupta inceleyebiliriz.

Genel Özellikleri:

*  Türk dilinin tespit edilebilen en eski yazılı metinleri VII. asrın sonlarına ve VIII. asrın ilk yarısına ait olan dikili taşlar (Yenisey ve Göktürk Kitabeleri ) ve Uygur dönemine ait olan dinî metinlerdir.

*  Yazılı dönemde Göktürkler ve Uygurlar kendi alfabeleriyle eserler verilmiştir.

*  Dönemin eserleri, gerek muhtevaları, gerekse mükemmel dil ve üslûplarıyla Türk dilinin, edebiyatının ve tarihinin önemli kaynakları arasında yer almaktadır.

*  Abidelerin yazarı bilinen ilk edebiyatçı olan Yollug Tigin’dir.

1-  Göktürk kitabeleri (Orhun Abideleri)

Bunlarda Çinlilere karşı bağımsızlık savaşı yapan, Türk bütünlüğünü yeniden kurmak için içte ve dışta savaşan Göktürklerin hikayesi anlatılır. Bu abideler 38 harfli olan Göktürk alfabesiyle yazılmıştır.

Göktürk (Orhun) Kitabelerinin Özellikleri

*  Türklerin bilinen ilk yazılı edebî eseridir.

*  Doğu Göktürklerin tarihine ışık tutar.

*  Söylev(Nutuk) türünde yazılmış ilk eserlerimizdendir.

*  Oldukça gelişmiş ve işlenmiş bir dil kullanılmıştır. Türk dilinin gelişmişlik düzeyine ilişkin etraflı bilgiler edinilebilir. Türk dilinin yapısını ve tarihi gelişimini öğrenmemiz yönünden önemli bir eserdir.

*  Kitabede hem dinî hem de din dışı konular işlenmiştir.

*  Tarih, coğrafya ve edebiyata kaynak olacak niteliktedir.

*  Türk tarihini, toplumun yaşam biçimini, dünyaya bakış tarzını ortaya koyar.

*  Kitabelerde idarecilerin ve sultanların halkı aydınlatması, yaptıklarının hesabını halka vermesi anlatılır.

*  Kitabelere ebedî taş, sonsuz taş anlamına gelen “bengi taş” adı verilirdi. Çünkü Türkler, Türk milletinin sonsuza kadar yaşayacak bir millet olduğunu tasavvur ediyordu.

*  25 Kasım 1893’te Danmarkalı Dil Bilimci Thomsen kitabeleri Çin yazısından faydalanarak çözmüş ve 1922’de yayınlamıştır.

*  Kitabeler şuan Moğolistan’ın doğusunda Orhun Nehri’nin eski yatağında bulunmaktadır.

*  Kitabenin etrafında kim adına dikilmiş ise onun adına mabet ve o kişinin heykelleri; ayrıca o kişinin yaşamı boyunca öldürdüğü kişi sayısınca balbal denilen taşlar bulunurdu.

*  Kitabeler kaplumbağa kaidesinin üzerine oturtulmuştur. Kaplumbağanın hem uzun ömürlü bir hayvan olması, hem de yol alırken adımlarını düşünerek ağır atması sebebiyle kitabeler bu hayvanın kaidesi üzerine oturtulmuştur.

*  Yollug Tigin tarafından bir yüzleri Göktürk alfabesiyle, diğer yüzleri Çince yazılmıştır. Bu yönüyle Yollug Tigin edebiyatımızdaki ilk yazardır.

*  Türk milletinin adının geçtiği ilk Türkçe metin Göktürk Kitabeleri’dir.

*  Göktürk Kitabeleri üzerinde çalışma yapan Türk araştırmacılar Şemsettin Sami,  Necip Asım, Hüseyin Namık Orkun, Nihal Atsız, Fuat Köprülü, Muharrem Ergin’dir.

*  Kitabelerden ilk olarak XIII. yüzyılda İranlı tarihçi Alâeddin Atâ Melik Cüveynî esrinde bahsetmiş; fakat bu bilgiler ne o devirde ne de sonraki devirlerde pek ilgi görmemiştir. 1709 yılında Ruslara esir düştüğü için Sibirya’ya sürgüne gönderilen İsveçli subay Johann Von Strahlenberg kitabeleri bulmuş ve onlarla ilgilenerek ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Göktürk Kitabeleri dikiliş amacı

Devletin ileri gelenlerin ve kağanların ölümünden sonra onlar adına bir mabet inşa ettirmek eski bir Türk geleneğidir. Mezar taşlarının yani kitabelerin üzerinde kağanların ve devlet adamlarının bir çeşit vasiyeti olan önemli düşünceler ve nasihatler kazınarak gelecek zamanlarda milletin bu yazılanlardan ders alması ümit edilirdi.

Göktürk Kitabeleri

*  Tonyukuk Kitabesi – 725

*  Kül Tigin Kitabesi – 732

*  Bilge Kağan Kitabesi – 735

Göktürk Kitabeleri’nin içeriği

Kültigin Kitabesi:  Kitabeyi Bilge Kağan diktirmiştir. Bu kitabede konuşan Bilge Kağan’dır. Bilge Kağan, Göktürk Devleti’nin kuruluşu ve tarihi ile ilgili önemli bilgiler verir. Kültigin Kitabesi’nde (732) ayrıca Kültigin’in halkı için yaptıkları anlatılır. Bumin ve İstemi Kağan dönemlerinden başarıyla söz edilir. Yönetimi esnasındaki başarısızlıkları ve bunların nedenlerini anlatır. Çin ile yağılan savaşlardan bahsedilir. Bilge Kağan, bu kitabede ulusuna bir takım mesajlar vermeyi amaçladığını söyler. Bu nedenle sözlerinin unutulmaması gerektiğini, yazıtın dikiliş amacının geleceğe yönelik olduğunu belirtir. Ayrıca kitabede Kültigin’in ölümü ve yas töreni anlatılmıştır.

Bilge Kağan Kitabesi:  Bilge Kağan anısına, 735 yılında oğlu Tenri Kağan tarafından dikilmiştir.. Bilge Kağan’ın yiğitlikleri ve Türk milletine iletmek istediği mesajlar kitabenin içeriğini oluşturur. Bu kitabede Kültigin Kitabesi’nden alıntılar vardır. Kültigin sonrası savaşlardan söz edilir. Çinlilerin Türklere nasıl hile yaparak esir aldıkları dile getirilir.

Tonyukuk Kitabesi: Kitabeyi Vezir Tonyukuk’un kendisi diktirmiştir. Göktürklerin dört hakanına vezirlik yaparak hizmet eden Tonyukuk, döneminin tarihini, kendi hatıraları şeklinde oldukça düzgün bir halk diliyle, yurdunu çok seven başarılı bir devlet adamı görüşüyle yazmıştır. Anlatımda, atasözlerine bolca yer verilmiştir.Tonyukuk bu yazıtında ilk 47 satırda İlteriş Kağan ile Kapagan Kağan’ın dönemlerinden bahsetmektedir. Daha sonraki satırlarda ise kendisinden bahsederek Göktürk tarihi hakkında önemli bilgiler vermektedir.

Göktürk Alfabesinin özellikleri

Göktürk alfabesi 38 harften oluşmaktadır. 4 tane sesli, 25 tane sessiz, 9 tane de birleşik sesli harf vardır. Kelimeler birleştirilmez. Kelimeler birbirinden “ : ” işareti yapılarak ayrılır. Bu sebeple “ : ” Türk edebiyatının kullanılan ilk noktalama işareti sayılır. Harfler genellikle yukarıdan aşağıya doğru sıralanmış, satırlar bu şekilde yazılmıştır. Aynı satırların yan yana dizilişi ise çok kere soldan sağadır. Bazen sağdan sola doğru yazılır. Metinlerinde tarih boyunca değişmeyen büyük ünlü uyumu kuralı vardır.

2-  Uygur Yazıtları

Daha çok Budizm ve Maniheizm dininin esaslarını anlatan metinlerdir. Bunlar Turfan yöresinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Uygurların kağıda kitap basma tekniğini bildikleri anlaşılmaktadır. Dönemden kalma birçok hikayenin yanında “kökünç” denilen bir tür ilkel tiyatro eserleri de vardır. Uygurlar bu eserleri 14 harfli uygur alfabesiyle yazmışlardır.

Uygurcaya Çinceden çevrilen Altun Yaruk adlı eser, Budizme ait dini-ahlaki bir eserdir. Altun Yaruk 10 kitap 31 bölümden oluşmaktadır. Eserde Budizmin esasları ve Buda’nın menkıbeleri anlatılmaktadır.

En önemlileri şunlardır:

Sekiz Yükmek (Sekiz Yığın): Çinceden çevrilen Sekiz Yükmek’te Burkancılığa ait dinî-ahlâkî inanışlar ve bazı pratik bilgiler vardır. Uygurlar arasında çok yayılan bu eser; kısa cümleleriyle, içten anlatımı ve zengin söz varlığıyla dikkati çeker.

Altun Yaruk (Altın Işık):Sıngku Seli Tutung tarafından Çinceden Uygurcaya çevrilen en hacimli sudurdur. Burkancılığın temellerini, felsefesini ve Buda’nın menkıbelerini içerir. Bunlardan en meşhurları Şehzade ile Aç Pars Hikâyesi (Açlıktan ölmek üzere olan parsı kurtarmak için kendini feda eden şehzadenin hikâyesi), Dantipali Bey hikâyesi (Maiyetindeki geyikleri kurtarmak için kendini feda eden geyikler beyini Dantipali Bey öldürür ve korkunç alevler de Dantipali Bey’i yutar.) ve Çaştani Bey hikâyesi (Ülkesindeki insanlara hastalık ve bela getiren şeytanlarla Çaştani Bey’in mücadelesi)dir.

Irk Bitig (Fal Kitabı): Köktürk yazısıyla yazılmış bir fal kitabıdır. Her biri ayrı fal olarak yazılan 65 paragraftan oluşur. Çeşitli inanışlar ve masal unsurlarının bulunduğu kitapta günlük dile ait pek çok kelime de vardır.

Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesi (İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü Düşünceli Şehzade):Burkancılığa ait bir menkıbenin hikâyesidir: İyi düşünceli şehzadenin bütün canlılara yardım etmek ve canlıların birbirlerini öldürmelerini engellemek için bir mücevheri elde etmek üzere yaptığı maceralı yolculuk anlatılır.

Uygur Alfabesinin özellikleri:Uygurların Soğdlulardan alıp geliştirdikleri bir alfabedir. Sağdan sola yazılır. 18-24 harften oluşur.

Yenisey Yazıtları:

*  Yenisey ırmağı çevresinde daha çok mezar taşlarından oluşan bu kitabelerdir.

*  Edebi olarak fazla bir önemi yoktur.

*  Yenisey nehrinin güneyinde, Tuva bölgesindeki Kem nehrinin kolları civarında bulunur. Bu sebeple aynı adla Yenisey Anıtları olarak adlandırılır.

*  Orhun Yazıtlarından daha eskidir.

*  Bu yazıtlar da İsveçli Strahlenberg tarafından 18. yüzyıl başlarında bulunmuştur. Yazıtların çoğu mezar taşlarıdır.

*  Yazıların üslubu sadedir ve yazıtın dikildiği şahısları samimi bir dilde anlatmaktadır.

*  Göktürk harfleriyle yazılmıştır.

*  Kırgızlar’a ait olduğu sanılmaktadır.

GEÇİŞ DÖNEMİ

Türkler VII. Yüzyıldan itibaren İslamiyet’i kabul etmeye başlamışlar ve Karahanlı hükümdarıSaltuk Buğra Han’ın İslamiyet’i resmen kabul etmesiyle Türkler kitleler halinde Müslüman olmuşlardır.

İlk Türk İslam devleti Karahanlılardır(840-1212).Türklerin İslamiyet’i kabul etmesiyle çeşitli medeniyetlerle kültür alışverişi olmuş, İslam dininin esasları öğrenilmiş ve dilimize yeni sözcükler girmiştir. Dil ve edebiyat, Türklerin İslamiyet’i kabul etmesiyle etkilenen ilk alan olmuştur.

İslamiyet’in kabulü ile, Uygurcanın devamı niteliğindeki Hakaniye Türkçesi ile eserler verilmeye başlanmış; ancak Arap alfabesinden etkilenmeler de hızlanmıştır. İslam dini ile ilgili birçok terim dilimize girmeye başlamıştır.

Özelikleri

* İslamiyet öncesi kültür ile İslamiyet sonrası kültür, bu dönemde bir arada yaşamıştır.

* Halkın anlayabileceği bir dille esreler verilmiştir.

* İslami devir Türk edebiyatına geçiş devri eserlerinde “İnsanları hırs, kin, bencillik gibi kötü sıfatlardan arındırma ve onlara doğruluk, sabır,cömertlik, gibi güzel davranışlar kazandırma”ana tema olarak ele alınmıştır.

* Bu dönemdeki eserlerde “İslam’ın kurallarını topluma öğretme, halkı eğitme ve bilgilendirme” amaçlanmıştır.

* Arap ve Fars edebiyatlarından alınan yeni edebi türler, nazım şekilleri kullanılmaya başlamıştır.

* Dörtlük bu dönemden itibaren daha az kullanılmaya, beyit nazım birimi ise yaygınlaşmaya başlamıştır.

* Hece ölçüsüyle birlikte aruz ölçüsü de kullanılmıştır.

* Eserlerin dili, İslamiyet öncesi doğal dilden yavaş yavaş uzaklaşarak, eserlerde Arapça ve Farsça kelimeler kullanıl-maya başlanmıştır.

* Türkler, İslam’ın özüne ters düşmeyen eski geleneklerini Müslüman olduktan sonra da yaşatmışlardır.

* 11. yüzyıldan itibaren yazılan eserlerde Uygur alfabesinin yanı sıra Arap alfabesi de kullanılmaya başlamıştır.

* Bu dönem metinleri sanatsal ve öğretici metinler onlara ke-sin çizgilerle ayrılamamıştır.

* Bu dönem eserlerinden en tanınanları Kutadgu Bilig, Divan ü Lügati’t-Türk, Atabetü’l Hakayık, Divan-ı Hikmet’tir.

* İslamiyet’in kabulünden sonra edebiyatımız Divan edebiyatı ve halk edebiyatı olarak iki farklı koldan gelişimini sürdürmüştür.

* Bu dönemde daha çok dinî-tasavvufî konular didaktik eserlerde işlenmiştir.

DİVANÜ LÜGATİ’T – TÜRK / KAŞGARLI MAHMUT

* Türk dilleri sözlüğü anlamına gelir.

* 1072 – 1074 yılları arasında Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılmıştır.

* Abbasi halifesi Ebu’l-Kasım Abdullah’a sunulmuştur.

* Araplara Türkçe’yi öğretmek amacıyla yazılmıştır.

* Türkçenin ilk sözlüğüdür.

* Eser Arapça yazılmış, örnekler Türkçe verilmiştir.

* İslâmiyet öncesine ait ürünlerden örnekler verilmiştir.

* Eserin sonunda Türklerin yaşadığı bölgeleri gösteren bir harita yer alır.

* Eserdeki yalnızca sözcükler yer almaz; çok sayıda şiir örneği, destan, sav, sagu ve koşuklarda yer alır.

* Yazar sözcükleri açıklarken o sözcük ya da sözün kullanıldığı Türk boyları hakkında da bilgi verir.

* Yazar,eserini oluşturan malzemeleri Türk boyları arasında dolaşarak derlemiştir.

* Bilinen tek nüshası İstanbul’dadır.

Türkçenin,

  • İlk sözlüğü
  • İlk dil bilgisi kitabı
  • İlk edebiyat antolojisi
  • İlk etimolojik sözlüğü
  • İlk ansiklopedik sözlüğü
  • İlk Türk dünyası ansiklopedisidir.

 

DEDE KORKUT HİKÂYELERİ

* Eserin asıl adı ‘’ Kitab-ı Dedem Korkut Alâ Taife-i Oğuzan’’dır.

* Bir ön söz ve on iki hikâyeden oluşur. Anonimdir.13. öykü bulundu)

* Hikayelerin dili 14 – 15. yy Anadolu Türkçesidir.

* Nazım – nesir karışıktır.

* Eserde uyak (seci) ve aliterasyon kullanılmıştır.

* Destan geleneğinden halk hikâyeciliğine geçiş döneminin ürünüdür.

* Eserde destan, hikâye ve masal ögeleri bulunur.

* Bu hikâyelerle Yunan mitolojisinin bazı efsaneleri arasında benzerlikler vardır.

* Bu hikâyelerin ilk defa Dede Korkut adlı kutsal bir ozan tarafından anlatıldığına inanılmaktadır.

* Her hikâyede ortaya çıkan Dede Korkut; Oğuzların sözü dinlenir, öğüdüne uyulur, duası beklenir bir ‘’ulu kişisi”dir.

* Eserle ilgili ilk inceleme Kilisli Rifat Bilge tarafından yapılmış, Bilge eseri Arap harfleriyle yayımlamıştır.

Dede Korkut’un 12 Hikâyesi

  • Dirse Han Oğlu Boğaç Han
  • Salur Kazanın Evinin Yağmalanması
  • Kam Büre Beg Oğlu Bamsı Beyrek
  • Kazan Begin Oğlu Uruz Begin Tutsak Olması
  • Duha Koca Oğlu Deli Dumrul
  • Kanlı Koca Oğlu Kan Turali
  • Kadılık Koca Oğlu Yegenek
  • Basat’ın Tepegöz’ü Öldürmesi
  • Begel Oğlu Emren
  • Usun Koca Oğlu Seğrek
  • Salur Kazanın Tutsak Olması
  • Dış Oğuz’un İç Oğuz’a İsyanı

DİVAN NESRİ

Bu edebiyatta düzyazıya “inşa”, yazara “münşi” denirdi. “Münşeat” terimi de “düzyazılar” (“İnşa”nın çoğulu) anlamında kullanılırdı.

Nesir sözcüğü, “yaymak, saçmak, dağıtmak” demektir.

Bugün ‘düzyazı’ terimiyle karşılanmaktadır, nesir yazarlarına da eskiden “nâsir” denirdi.

Divan edebiyatı temelde şiir türünde gelişmiş bir edebiyat devridir. Ancak bu demek değildir ki Divan edebiyatında sadece şiir türüne örnekler verilmiştir. Şiirle birlikte birçok sanatçı düzyazı alanında da önemli eserler vermişlerdir. Fakat bu eserler divan şiirinin gölgesinde kalmışlardır.

Klasik diye adlandırılan Divan edebiyatında, mensur eserler, gerek nitelik gerekse nicelik bakımından göz ardı edilmeyecek kadar önem arz etmesine rağmen bu edebiyatta genellikle şiir eksenli bir sanat anlayışı hakim olmuştur. Bu nedenle nesir, güçlü dîvân geleneğinin gölgesinde kalmıştır. Edebiyat denince, hep divan şiiri ve bu şiirin öğeleriyle bezenmiş süslü nesir akla gelmiştir. Nesirde de, sadece sanatkarane üslûp ile ortaya konan inşâ hatırlanmıştır. Halbuki son zamanlarda yapılan bilimsel araştırmalar, eski edebiyatta güçlü bir nesir geleneğinin var olduğunu ve sade ve süslü diye adlandırılan bu nesrin iki koldan gelişimini sürdürdüğünü gözler önüne sermiştir. Nesirde baş gösteren bu iki eğilim, Tanzimat’a kadar kesintiye uğramadan ürünlerini vermeye devam etmiştir.

Divan nesrinin temel özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:

*Divan edebiyatında nesir, şiirin gölgesinde kalmış; ikinci plandadır.

*Düzyazıya inşa, düzyazıyla uğraşanlara da münşi denilmiştir. Düzyazı şeklindeki eserlere de münşeat adı verilmiştir.

*Sanatlı söyleyişe sahip olan düzyazılarda tıpkı şiirde olduğu gibi, düşünceyi dile getirmekten çok onu güzel bir şekilde ifade etmek önemlidir.

*Bazı düzyazılarda ise sanat kaygısından çok düşüce ve bilgi ön plana çıkmıştır.

*Genellikle uzun cümleler kullanılmıştır.

*Süslü nesirde seci denilen iç uyak kullanılmıştır.

*Bu nesirde Türkçe cümle yapısına dokunulmamıştır. *Cümlede özne-tümleç-yüklem dizisi korunmuştur. Yalnız cümlenin yapısı Farsça ve Arapça tamlamalar, yabancı fiil çekimleri, ön ve son ekleri katılmıştır.

*Noktalama işaretleri kullanılmamıştır.

*Divan nesrinde en çok tezkire, tarih, seyahatname, mektup gibi türlerde örnekler verilmiştir.

Divan Nesri’nin Genel Özellikleri

a) Dil, konu ve tür yönünden Arap ve İran edebiyatlarının etkisindedir.

b) Konu ve düşünceden çok, söyleyiş güzelliğine önem verilir.

c) Dili yabancı sözcük ve tamlamalarla yüklüdür. Söz sanatlarına ve mecazlara önem verilir. Cümleler uzundur. Paragraf düzeni yoktur.

d) Cümlelere yerleştirilen secilerle (uyaklı sözlerle) şiirdekine benzer bir ahenk yaratılmaya çalışılır.

e) Noktalama işareti kullanılmaz.

f) Düzyazıda dini-ahlaki konular ağırlıklı olarak işlenir. Tarihi olaylar, gezi izlenimleri, toplumsal sorunlar, bireysel duygular gibi konuların da işlendiği olur.

 

Divan Nesri’nin Bölümleri:

Divan edebiyatı daha çok, şiir alanında geliştiğinden, düzyazı alanında şiir kadar yapıt ortaya konmamıştır. Bu alandaki yapıtlarda sanattan çok, öğreticilik esastır. Bundan dolayı; düzyazı, dili ve üslubu açısından üç ayrı bölüme ayrılır:

Sade Nesir

Halkı bilgilendirmek için, yalın, sanatsız bir dille yazılan yapıtlardan oluşur. Genel olarak tefsir ve hadis kitapları, din ve tasavvuf konularında yazılanlarla tarih, menakıpname ve destan niteliği taşıyan yapıtlar bu türdendir.

*Halk için yazılmış dili ağır olmayan nesirlerdir.

*Masal, destan ve efsaneler, dini-tasavvufi eserler sade nesirle yazılmıştır.

Sade nesir örnekleri olarak aşağıdaki eserlerden söz edilebilir:

Seydi Ali Reis’in Mir’atü’l-Memalik adlı gezi yazısı ve Kitabü’l Muhit adlı coğrafya kitabı (16. yüzyıl)

Sehi Bey’in Heşt Behişt adlı şuara tezkiresi (16. yüzyıl)

Aşıkpaşazade’nin Tevarih-i Al-i Osman (Osmanlı Tarihi adlı eseri (15. yüzyıl)

Mercimek Ahmed’in Kabusname tercümesi (15. yüzyıl)

Kul Mes’ut’un Kelile ve Dimme tercümesi (14. yüzyıl)

Evliya Çelebi Seyahatnamesi (17.yüzyıl)

Orta Nesir

Günlük konuşma dilinden ayrılmış, zaman zaman süslü nesrin niteliklerini taşımakla beraber; anlatılmak isteneni, anlaşılır bir şekilde ortaya koyan nesirdir. Öğretici bir amacı olan, bilim ve kültür konularında yazılmış yapıtların çoğu orta nesir niteliğini taşır.

*Tarih ve bilim kitapları orta nesirle yazılmıştır.

*Naima, Peçevi ve Âşık Paşazade Tarihi, Kâtip Çelebi’nin bilimsel eserleri orta nesre örnektir.

Süslü Nesir (Sanatkârane Nesir)

Hüner ve marifet göstermek amacıyla yazılmış, Arapça, Farsça sözcük ve tamlamalarla yüklü, “seci”lerin kullanıldığı, söz ve anlam sanatlarıyla dolu, bağlaçlarla uzayıp giden cümlelerle örülmüş, güç anlaşılır bir nesirdir. Divan edebiyatında süslü nesir türünün karşılığı olarak “inşa” sözü kullanılır.

*Sanatlı, secili, uzun cümleli nesirlerdir.

*Hüner göstermek amacıyla yazılmış nesirlerdir.

*Ahlaki ve felsefi kitaplar, bazı mektuplar süslü nesirle kaleme alınmıştır.

*Sinan Paşa’nın Tazarru-name’si, Fuzuli’nin (16. yüzyıl) Şikayetname’si Türkçe yazdığı diğer bazı mektupları Veysi ve Nergisi adlı yazarların (17.yüzyıl) eserleri sanatlı nesir örneğidir.

KLASİK TÜRK EDEBİYATINDA DİNİ METİNLER

Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra ortaya koydukları ilk mensur eserler dini metinlerdir. İslam dini bireyin bütün davranışlarını ve toplumun her türlü faaliyetini düzenlediği için, bu dinin ilke ve kurallarının geniş halk kitlelerine ulaştırılmasında nesir en büyük görevi yüklenmiştir. Nesre ait diğer türler gelişinceye kadar, uzun süre nesir, sadece dinî konularda başvurulan bir araç olmuştur. Kur’an tefsirleri, hadis kitapları,  dinin inanç sistemini konu alan akaid kitapları, toplum ve bireyin hayatını düzenleyen fıkıh, ahlâk ve tasavvuf kitapları dinî metinleri oluşturan mensur ürünlerdir.

Tefsir

Türkler Müslüman olduktan sonra İslam dünyasındaki geleneğe uyarak onun yorumu olan tefsirler yazmışlardır. Çoğu Arapça veya Farsça’dan tercüme olan bu tefsirlerden, kimi metnin Türkçe karşılığını kısaca vermekle yetinir, kimi de uzun açıklamalarla ve öykülerle konuyu işler. Bu tür eserlerde Farsça ve Arapça cümle yapısı kendisini güçlü bir şekilde göstermektedir.

İnançoğullarından’ndan Murat Arslan Bey, oğlu İshak Bey adına yazılan Tebâreke (Mülk) suresinin tefsiri ve bu tefsirle birlikte ciltlenmiş yazma mecmuanın başında yer alan Yasin tefsiri Anadolu’da yazılan ilk eserlerdir. Her iki eserin de yazarı bilinmemektedir. Ayrıca Hızır b. Gölbeyi adına XIV. yüzyılda yazılmış olan yine yazarı belli olmayan bir Mülk suresi tefsiri de bulunmaktadır.

İbni Arapşah (ö.1450)’ın Semerkandlı Ebu’lleys Nâsır’ın çok tutulan ve pek çok yazma nüshası bulunan Arapça tefsirinin Tercüme-i Tefsir-i Ebu’lleys diye bilinen çevirisi; Candaroğlu İsfendiyar Bey’in oğlu İbrahim Bey için kaleme alınmış olan Cevâhirü’l-esdâf adlı muhtasar tefsir XV. yüzyılın ilk yarısında yazılan önemli eserlerdir.

Hadis

Hz. Muhammed’in sözlerini, hareket ve davranışlarını, takrir diye adlandırılan, peygamberin görüp de onayladığından dolayı müdahale etmediği durumları konu alan bir bilim dalıdır. Özellikle İslamiyet’in birinci ve ikinci yüzyılında titizlikle toplanan bu hadisler, eski edebiyatımızda önemli yer tutmaktadır. Hadislerin etrafında bir edebiyat oluştuğu, Kırk Hadis ve Yüz Hadis adı altında hadis mecmualarının oluşturulduğu bilinmektedir. Erzurumlu Kadı Darir’in Yüz Hadis Tercümesi ve bir Anonim hadis kitabı XIV. Yüzyıldan günümüze ulaşmış mensur hadis kitaplarıdır.

Akaid

Akaid, İslam dininin temel ilkeleri; imanın şartları olan Allah’a, peygamberlere, kitaplara, meleklere, ahrete, kaza ve kadere iman konusundaki kurallardır. Mutasavvıfların müritleri için yazdıkları ahlâk ve öğüt kitaplarında da akaid konuları işlenmiştir. Ezberciliği önemseyen klasik eğitim sisteminin etkisiyle ezberleme kolaylığı sağlayan ve uzun süre hafızada kalabilen Arapça, Farsça ve Türkçe manzum akaid kitapları da kaleme alınmıştır. Bu eserlerin şerhleri ve şerhlerinin Türkçe tercümeleri yapılmıştır.

Fıkıh

Fıkıh konusunda tercüme ve telif pek çok eser yazılmıştır. Bunların Türk nesri açısından en önemlileri fetvalardır. Şeyhülislamların kendilerine hukukî konularda sorulan sorulara verdikleri cevaplardan ibaret olan fetvalar, sadece edebî özellikleriyle değil, dönemin hayat anlayışını göstermesi bakımından da önem arz etmektedir.

Tasavvuf Metinleri

Türk dünyasında tasavvuf anlayışının gelişip yayılması ve türlü tarikatların kurulması, zengin bir tasavvuf edebiyatının teşekkül etmesine sebep olmuştur. Tasavvuf felsefesi, tarikat adabı vb. hakkında pek çok eser yazılmıştır. Bunların arasında yüzyıllarca halk tarafından sevilmiş ve büyük edebî değer taşıyan pek çok eser bulunmaktadır.

Meselâ, Eşrefiye tarikatının kurucusu Eflrefoğlu Abdullah Rûmî (ö.1469)’nin tasavvufla ilgili Müzekkî’n -nüfûs adlı eseri ile Gelibolulu Yazıcıoğlu Ahmed Bîcân (ö.1465)’nın, kardeşi Mehmed’in Arapça Meğâribü’z-zaman adlı kitabını esas tutarak, 1451’de tamamladığı Envârü’l-âşıkîn adlı eseri Anadolu’da halk tarafından en çok beğenilen ve okunan eserlerdir.

Kaygusuz Abdal (ö.1444), Budalâ-nâme, Kitâb-ı Mağlata ve Vücûdnâme onun tabiî bir Türkçe’yle kaleme aldığı mensur eserlerdir. Kültür ve eğitim düzeyi düşük takipçileri tarafından özensiz bir şekilde istinsah edilen bu eserler ne yazık ki birçok yanlışlıklarla doludur.

Ayrıca Vahidî’nin çeşitli tarikatlar ve mensupları hakkında ilginç bilgiler içeren Hace-i Cihân’ı; Sinan Paşa (ö.1480)’nın Tazarru-nâme’si ile Tezkiretü’l-Evliyâ tercümesi de unutulmaması gereken önemli tasavvufî mensur eserlerdir.

Mesnevî Şerhleri

Tasavvuf felsefesini sistemleştirerek İslam düşüncesine ve edebiyatına bir canlılık kazandıran Muhyiddin Arabî (ö.1240)’nin Arap dilinde yaptığı işin aynısını Mevlana Celaleddin Rûmî (ö.1273) Fars dilinde yapmış ve divanı ile mesnevisi, yüzyıllarca, bütün sufî şairlere ilham kaynağı olmuştur. Geleneksel şerh tekniklerine göre, Rûmî’nin bu ölümsüz eseri de ele alınmış ve çağımıza kadar pek çok yazar ve şair tarafından yorumlanmıştır.

Türk edebiyatında çok rağbet gören Mesnevî şerhlerinin en ünlüleri, Ankaravî diye tanınan Ankaralı İsmail Rüsûhî Dede (ö.1631)’nin Fâtihü’l-ebyât; Sarı Abdullah (ö.1661)’ın Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî ve Bursalı İsmail Hakkı (ö.1724)’nın Rûhu’l-mesnevî adlı şerhleridir.

Fütüvvet-nâmeler

Fütüvvetin adap ve erkânını anlatan el kitabı niteliğindeki eserlere Fütüvvet-nâme denir. Bu konuda Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî (ö.1021)’nin Arapça Kütâbü’l-Fütüvve’si ve Hacı Abdullah-ı Ensârî (ö.1089)’nin Farsça Fütüvvet-nâme’si gibi pek çok eser kaleme alınmıştır. Anadolu’da XIII. yüzyıldan XVI. yüzyıla kadar büyük etkinliklerde bulunan Ahiler için fütüvvet adâb ve erkânını halk diliyle anlatan Türkçe telif ve tercüme fütüvvet-nâmeler de yazılmıştır. Bu türün en ünlüsü, Haliloğlu Yahya’nın çok tutulan ve kütüphanelerde pek çok nüshası bulunan Fütüvvet-nâme’sidir.

DİVAN NESRİNDE HİKAYE

Halk Hikayeleri

Dil ve üslûp bakımından destansı ya da dinî-destanî öykü geleneğine bağlı olan halk hikâyelerinin ne zaman yazıya geçirildiği kesin olarak bilinmemektedir. Ancak XVII. yüzyıldan itibaren yazmalarının arttığı görülmektedir; bu nüshalar arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır.

Aşık Garip, Tahir ile Zühre, Âşık Kerem …

Hikaye

Halk hikâyelerinden farklı olarak, kültür ve eğitim düzeyi yüksek aydın çevrelerde okunmak üzere yazılan eserleri, ayrı bir tür olarak ele almak gerekir.

Kelile ve Dimne, Kırk Vezir, el-Ferec Ba’de’fl-Şidde, Nevâdir-i Süheylî ve Bahtiyâr-nâme …

Bu eserler, süslü nesrin (inşâ) henüz yaygın bir moda olmadığı bir zamanda yazıldığı için dilleri halk dilinden çok ayrı değildir. Yalnız XVII.yüzyılda yazılmış olan Nevâdir-i Süheylî’de dil ağırlığını hissettirmektedir.

Nergisî ’nin Hamse’si ise, özellikle anlatım ve öyküleme teknikleri bakımından modern hikâyeciliğimizin habercisi niteliğindeki orijinal hikâyeleriyle, Nihâlistan ve Meflâkku’l-Uşşâk’ı süslü nesrin bu türdeki en uç örneğini teşkil etmektedir. Giritli Ali Aziz’in sade nesre yakın bir üslûp ile kaleme aldığı Muhayyelât’ı bu türün bir şaheseridir.

Destanî Eserler

Klasik Türk edebiyatında yazıya geçmiş destansı eser olarak başlıca Dede Korkut Hikâyeleri ile Köroğlu Destanı’nı görüyoruz.

Aslı kaybolmuş olan Oğuz Destanı’nın elde kalan parçaları sayılan ve bugünkü şekli ile tahminen XV. yüzyılın sonu ile XVI. Yüzyılın başlarında meçhul bir sanatkar tarafından yazıya geçirilen Dede Korkut Hikâyeleri eski Türk nesrinin en güzel, her bakımdan en ilgi çekici örnekleridir.

Güvenilir bir yazması henüz bulunamayan Köroğlu Destanı, “kol” adıyla bilinen çeşitli rivayetleri ile çok değişik metinler halinde yaşamaktadır.

Destanî Tarihler

Anadolu’da tarihçilik XV. yüzyılın ortalarına kadar, halk hikâyeleri, halk destanları ve Menâkıb-nâmeler havası içinde gelişmeye başlamış ve bu türün örnekleri, gerçek tarihlerin yazılmaya başladığı XVI. Yüzyıla kadar sürmüştür. Bir kumandanın veya padişahın bir veya bütün savaşlarını, destan havası içinde basit halk diliyle anlatan gazâvât-nâmeler, fetih-nâmeler..

Yazıcıoğlu Ali’nin, İbn Bibi’nin el-Evâmiru’l-Alâiyye’si ve Râvendî’nin Râhatü’s-Sudûr’u ve daha başka eserlerden de yararlanarak kaleme aldığı Oğuz-nâme diye de bilinen Selçuk-nâme’si; Kıvâmî’nin Fetih-nâme-i Sultân Mehmed’i; Oruç Bey’in Tevârih- Âl-i Osmân’ı bu türün en önde gelen örnekleridir.

KLASİK TÜRK EDEBİYATINDA MENKIBEVÎ İSLAM TARİHLERİ

Siyer

Hz. Peygamberin hayatı ve kişiliği hakkındaki biyografik çalışmalar, zamanla, “siyer” adı verilen bir türün doğmasına neden olmuştur. Bu eserler, temelde Kur’an, hadis ve bunların yorumlarından beslenmekle birlikte, olağanüstü unsurların gittikçe artması yüzünden menkıbevî bir karakter kazanmıştır. Türkçe siyer kitapları, Arapça bir kitaptan çeviri olmakla birlikte, daha başka kaynaklardan da yararlandıkları için salt birer çeviri sayılmazlar.

Edebî değeri bulunan Türkçe siyerlerin en ünlüleri şunlardır:

Terceme-i Siretü’n-Nebî, XIV. Yüzyılda yaşayan Erzurumlu Mustafa Darîr, 1388’de tamamladığı bu eserini ünlü İbn İshak ’ın siyerini esas tutarak yazmış, kendisine ait birçok şiiri ve başka kaynaklardan derlediği menkıbeleri de ekleyerek eserini yeni bir çehreye büründürmüştür. Dil ve üslubuyla Türk nesrinin önemli örneklerinden biri kabul edilir.

Şevâhidü’n-nübüvve, XVI. yüzyılın çok yönlü yazarı Lamiî (ö.1532), bu eserini Câmî’nin aynı adlı kitabını esas alarak ve genişleterek kaleme almıştır.

Me’âlimü’l-yakîn fi-sireti seyyidi’l-mürselîn, meşhur şairimiz Bâkî (ö.1600) Sokullu Mehmed Paşa’nın emri ile Şihâbüddin Kastalânî’nin Mevâhibü’lledünniye adlı eserini esas tutarak bu eserini meydana getirmiştir. Ayrıca başka kaynaklardan da yararlanarak eserini daha da zenginleştirmiştir.

Dürretü’t-tâc fi-sîreti Sâhibi’l-Mi’râc, süslü nesrin ünlü temsilcilerinden olan Veysî’nin yazdığı bu eser, Hz. Peygamberin hayatının Bedir savaşına kadar olan kısmını içermektedir. Tamamlanmayan bu esere Nâbî ve Nazmî-zâde tarafından bir ek yazılmıştır.

Zeyl-i Siyer-i Nebî, Urfalı şair Nâbî, Veysî’nin ünlü Siyer’ini eksik bıraktığı yerden Mekke’nin fethine kadar devam ettirmiştir. Nâbî bu eseriyle, Veysî’nin kendine özgü süslü nesrini daha da ileri götürerek münşiyâne üslûpta ondan geri kalmayacağını göstermek istemiştir.

Kıssas-ı Enbiyâ

Peygamberlerin hayat hikâyeleri ve onların etrafında oluşan efsanevî hikâyeleri konu alaneserlerdir.

XIV. yüzyılın başlarında, Sa’lebî’nin asıl adı Arâyisü’l Enbiya olan Kısasu’l-Enbiyâ’sı Aydınoğlu Mehmed Bey adına Türkçeye çevrilmiştir.

Tezkiretü’l-Evliyâ

Tasavvuf büyüklerinin hayatları, tasavvufî çizgileri, olağanüstü halleri hakkında yapılan biyografik çalışmalar zamanla bir tür haline gelmiştir.

Bu türün ilk ve en ünlü eseri Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sıdır.

XIV. yüzyılda Aydınoğlu Mehmed Bey adına yapılan tercümeyi anımsatan anonim Tezkiretü’l-Evliyâ çevirileri; Sinan Paşa’nın bazı ilave ve çıkarmalarla neredeyse yeniden kaleme aldığı ve onun güçlü üslûbunun damgasını taşıyan tercümesi…

 Maktel-i Hüseyin

İran ve Türk edebiyatlarında, Hz. Peygamberin torunu ve Halife Alî’nin oğlu Hüseyin’in 680’de Kerbelâ’da şehit edilmesi olayını nazım veya nesir ile anlatan eserler, zamanla bağımsız bir edebî tür olarak gelişmiştir.

Fuzûlî Hadîkatü’s-süedâ’sı, bu türün Türk edebiyatındaki en ünlü örneğidir.

Tarih

Tarih, geçmişteki belli bir dönemi anlatan, resmi niteliği olmayan yapıtlardır. Vakayiname ise Osmanlı Devleti’nin resmi tarihidir. Tarih yazarına “müverrih”, vakayiname yazarına da “vakanüvis” denir.

Halk zevkine yakın olan destansı târihler (Aşıkpaşazade Tarihi vb.) dışındaki eserlerden bilimsel disiplinle kaleme alınan ilk örneği, Dursun Bey’in XV. yüzyılın sonlarında yazdığı ve aynı zamanda süslü nesrin (inşâ) ilk örneklerinden kabul edilen Tarih-i Ebü’l-Feth’idir. Asıl tarihçilik, XVI. yüzyılın başlarında Kemalpaşa-zade ile başlar. Aynı yüzyılda Selanikî Mustafa Efendi, yüzyılın sonunda Hoca Sadeddin, Mustafa Ali; XVIII.yüzyılda Kâtip Çelebi, Peçevî (Peçuyî); XVII.-XVIII. yüzyılda Fındıklı Silahdar Mehmed Ağa gibi üslûp sahibi tarihçiler yazdıkları eserleriyle Türk nesrine katkıda bulunmuşlardır.

Osmanlı tarihçiliğinin önemli bir bölümünü, her türlü olayı günü gününe kaydetmekle görevli “vakanüvis” denen katiplerin yazdıkları eserler oluşturmaktadır. Vakanüvisler bir yıllık olayları ayrı bölümler halinde kitabında toplardı. Kendisine “devlet sırrı” niteliğindekiler dışında, bütün belgeler verilir, görevini gereği gibi yapabilmesi için bütün kolaylıklar sağlanırdı. İlk vakanüvis Mustafa Naimâ  ile son vakanüvis Abdurrahman Şeref arasındaki görevlilerin en ünlüleri Râşid, Çelebizade Asım, Subhî, Vâsıf, Mütercim Asım, Şanizade Ataullah ve Mehmed Naima’dır.

DİVAN NESRİNDE MÜNŞEAT MECMUALARI

Şair, sanatkâr ve devlet büyüklerinin birbirlerine yazdıkları mektuplarda ve resmi yazışmalarda kullanılan sanatlı nesre inşâ ve bu üslûpla yazılan eserlere münşe’at denir.

Klasik Türk edebiyatında pek çok münşe’ât mecmuası düzenlemiştir.

Ahmed Dâî ’nin, sanatkarane bir üslûpla kaleme aldığı Teressül , Ferîdûn Ahmed Bey’in III. Murâd’a sunduğu Osmanlı devletinin resmi belgelerinden ve yazışmalarından oluşan Mecmûa-i Münfle’âtü’s-Salâtîn’i, Nergisî , Nâbî, Veysî, Râgıp Paşa …

DİVAN NESRİNDE SEYAHATNAMELER VE SEFARETNAMELER

Seyahatnâmeler

Gezi notlarını içeren eserlere seyahatnâme adı verilir. Bazı sefâretnâmeler -Yirmisekiz Çelebi Mehmed ile Ahmed Resmî Efendi’ninkiler gibi- seyâhatnâme niteliğini taşısalar bile, eski edebiyatımızda özellikle iki eser bu türü temsil eder. Biri Seydi Ali Reis’in Mir’âtü’l-Memâlik’i, Evliyâ Çelebi’nin 10 ciltlik Seyâhatnâme’sidir. Evliyâ Çelebi’nin bu Seyâhatnâme’si, dünya edebiyatında eşi bulunmayan önemli kaynak eserlerden biridir.

Nâbî-Tuhfetu’l-Harameyn, İbrahim Hanif- Hâsıl-ı Hacc-ı Şerîf li-menâzili’l-Harameyn,Mehmed Edib-Nehcetü’l-menâzil …

Sefâretnâmeler

Osmanlı Devleti’nde geçici veya daimi olarak görevlendirilen elçiler, gönderildikleri yerlerdeki gözlemlerini, görüştükleri devlet adamlarını, onlarla yapılan müzakereleri ayrıntılı bir şekilde yazıp “takrir” adı verilen bir çeşit raporla devlet büyüklerine takdim ederlerdi. Bu raporlar, ya sefirlerin kendileri ya da maiyetlerinde bulunan şair ve edip kişiler tarafından kaleme alınmıştır. Bu nedenle Türk nesrinin anlatıya dayalı güzel örneklerini bu sefaret-nâmelerde bulmak mümkündür.

Kara Mehmed Paşa’nın Sefaret-nâme’si, Kesriyeli Ahmed Paşa’nın maiyetinde vakanüvis olarak bulunan şair Mustafâ Rahmî’nin Sefaret-nâme-i İran’, Ebu Bekir Râtıb’ın Nemçe Sefâret-nâme’si,Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin Fransa Sefâret-nâme’si, Lütfi Paşa’nın Asafname’si ….

DİVAN NESRİNDE ŞUARA TEZKİRELERİ

Ünlü kişilerin yaşamöykülerinin toplandığı yapıtlardır. Biyografinin Divan edebiyatındaki karşılığıdır, ilk tezkire örneği, Ali Şir Nevai’nin, şairlerin yaşamlarını anlattığı “Mecalisü’n Nefais” adlı yapıtıdır. Latifi’nin şairlerin yaşamını anlattığı “Tezkiretü’ş Şuara” adlı yapıtı süslü nesir örneğidir. Sinan Paşa’nın “Tezkiretü’l Evliya” adlı yapıtı da evliyaların yaşamlarının yer aldığı bir tezkiredir. Anadolu’daki en önemli örnek Sehi Bey’in Heşt Behişt Tezkiresi’dir.Şairleri anlatanlara “tezkire-i şuara” veya “tezkiretü’s-şuara”, velîleri anlatanlara “tezkiretü’levliya”denir.

Muhammed b. Salam el-Cumâhî’nin Tabakatü’ş-Şuarâsı,İbn Kuteybe’nin Kitabü’s-sir ve’s-suarâ’sı ..

Dilimizde ilk biyografi çalışması, Molla Câmî’ye ait olan Nefehâtü’l-üns çevirisidir.

Tezkireler, mukaddime ile başlar, biyografi ile devam eder ve hâtime ile de bitirilirler. Tezkire içerisinde yer alan biyografiler iki şekilde yazılabilir:

  1. Biyografik
  2. Antolojik

Biyografik yöntemde, şair hakkında oldukça uzun şekilde bahsedilir; fakat sözü edilen şaire ait örnek olarak verilen şiirlerin sayısı azdır. Antolojik yöntemde ise, şair hakkında biyografik bilgiye fazla değinilmez; şairin eserlerine daha fazla yer verilir.

Latîfî , Âşık Çelebi , Kınalı-zade Hasan Çelebi , Riyâzî, Safâyî, Sâlim, Esrâr Dede, Fâtin …

Şairlerden başka, bilgin, sanatkâr, sadrazam, şeyhülislam vb. büyüklerin biyografilerini inceleyen, Hadîkatü’l-Vüzerâ, Şakâyıkü’n-Nu’mâniyye tercüme ve ekleri gibi kitaplar da bu tür içinde ele alınmalıdır.

AHLAK VE SİYASET KİTAPLARI, DİBACELER, RESMİ YAZILAR

 Ahlâk ve Siyaset Kitapları

Ahlâk, toplum içinde bireylerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kurallarıdır. İslâm’da ahlâk kuralları dinî esaslara dayandığı için, bu eserlerin kaynağı da Kuran, hadis ve “kelâm-ı kibar” adı verilen İslâm büyüklerinin özdeyişleridir. Bu edebî türdeki eserlerin bir kısmı yalnız ahlâk üzerinedir.

Siyaset-nâme adıyla bilinen bu eserler de çoğunlukla dinî kaynaklara ve tecrübelere dayanır. Bunlar genellikle adaletin öneminden, devlet idaresinden, yöneticilerin halkına ve bürokratlara karşı tutum ve davranışlarından bahsederler.

Bazen aynı eserde hem ahlâk kaideleri hem de siyâset-name türünden bölümler olabilir. Ahlâk kitapları ve siyasetnâmeler çoğu zaman anlaşılır ve duru bir Türkçeyle yazılmıştır. Kınalı-zade Ali Çelebi’nin Ahlâk-ı Alâî’si; Sinan Paşa’nın siyaset ve ahlâk konulu Maârif-nâme’si ve Kara-çelebi-zâde Abdülaziz Efendi’nin Ahlâk-ı Aziziye’si bu türün en tanınmış örnekleridir.

Resmî Yazılar

Padişahların sadrazam, kaptan paşa, vezirler, beylerbeyi, kadı gibi yüksek devlet memurlarına gönderdikleri emirler ile sadrazamların padişaha sundukları telhis adı verilen raporlara ve bu türden her çeşit resmî metinler bu gruba girer. I. Murad’ın Evranos Beğ’e gönderdiği berat; Kânûnî’nin Bâli Beğ’e gönderdiği hatt-ı hümâyûn; Sultan I. Ahmed Hân’ın adalet fermanı gibi güzel nesir örnekleri olan daha nice resmi yazı bulunmaktadır.

Dîvân Dibâceleri:Sağlığında şiirlerini bir araya getirerek divan tertip eden kimi şairler bu divanların başına genellikle mensur bir önsöz yazma ihtiyacı duymuşlardır. Bu önsözlere“dibâce” adı verilmiştir. Bu dibacelerde divanın tertip sebebi ve isimlendirilmesi konu edildiği gibi, şiir ve şair de söz konusu edilir.

Süslü ve artistik bir üslûpla kaleme alınan bu dibaceler, içerik bakımından olduğu kadar dil bakımından da önem taşımaktadırlar.

Üç divanına dibace yazan Ali Şîr Nevâyî, Türkçe divan dibacesi yazan ilk yazar kabul edilmektedir. Anadolu’da ilk dibace yazan Ahmed Paşa’dan sonra, Necâtî,Revânî,Lâmi’î , Fuzûlî ve diğerleri gelmektedir.

Surname: Şehzadelerin sünnet düğünleri ve “kadın sultan”ların düğün törenleriyle ilgili eserlerdir. Manzum (genellikle kaside biçiminde) olanları da vardır.

Şehrengiz:Bir şehrin (bazen insanlarının ve özellikle kadınlarının özellikleri de katılarak) güzelliklerinin anlatıldığı eserlerdir. Manzum da olabilir.

Gazavatname:Gaza (din uğruna savaşların anlatıldığı manzum veya düzyazılı eserlerdir. Yükselme Devri’nde çok yazılmış, sonraları azalmıştır.

Habname:Görülen bir rüya anlatılıyormuş gibi, bir olay ya da kişi hakkında görüşlerin söylenmesi biçiminde yazılır. Manzum da olabilir.

Veysi’nin (17. yüzyıl) Habname’si bu türün en önemli örneğidir. (Habnameler eleştiri ve yergi içerir.)

GÜNÜMÜZ EDEBİYATINDA DÜZYAZI TÜRLERİ

1.ROMAN: İnsanların yaşadıkları ya da yaşayabilecekleri olayları, yere, zamana ve şahsa bağlayarak anlatan eserlere roman denir.

“Roman” sözcüğü Latince’de, “yazı” anlamına gelir. Roma’da bozulmuş Latince’ye verilen ad olarak kullanılırken daha sonra yaşanmış  bir olayı hikâye etme anlamında kullanılmaya başlanmış; çağımızda ise, öykü türünün her yönüyle gelişmiş şekline “roman” denmiştir.Yani yaşanmış ya da yaşanabilir olayları, yer, zaman, çevre ve insan unsurlarına dayanarak, geniş bir bakış açısıyla anlatan yazı türüne roman diyoruz.

*Romanda olaylar geniş ve ayrıntılı olarak anlatılır.

*Ana olay etrafında olaycıklar vardır.

*Şahıs kadrosu geniştir. Karakter çözümlemeleri yapılır.

*Zaman olarak geri dönüşler olur.

Romanlar çeşitli türlere ayrılır:

Tarihi Roman: Konusunu tarihten alır.

Tarihteki olay ya da kişileri konu alan romanlardır. Yazar tarihi gerçekleri kendi hayal gücüyle birleştirerek anlatır.

İlk örneğini Valter Scolt “Vaverley” adlı eseriyle vermiş. Bunu Gogol, “Toros Bulba”, W. Hugo “Nöturdam de  Paris “ , A.   Dumas “Monte Criestove Üç Silhşörler”le takip eder.

Türk edebiyatında ilk örneği  Namık Kemal’in “Cezmi” romanıdır.  Nihal Adsız’ın “Bozkurtlar”; Tarık Buğra “Küçük Ağa”, Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı”, “Devlet Ana” bu tür romanlardır.

Macera    Romanı:Günlük hayatta  her  zaman  rastlanmayan,   şaşırtıcı,  sürükleyici,   esrarengiz   olay-ları anlatan  romanlardır     “Serüven  Romanları”  da  denir.  Bir  araştırma  ve  izlemeyi  anlatan  “Polisiye  Roman “,  alışılmışın dışında  uzak  yerleri  ve   yaşamları    anlatan” Egzotik  Romanlar”  da  bu gruba )- girer.

Dünya  edebiyatında  R.  L.  Stevensın’ın  “Hazine  Adası”.  D.  Defo’nun  “Rabinson  Cruse” R . Kiplink’in  “Cangel”; Türk  edebiyatında  A.  Mithat  Efendinin  “Hasan  Mellah “ .  “Dünyaya  İkinci  Geliş”, Peyami  Safa’nın  “ Cingöz  Recai “   bu türün en tanınmış  örnekleridir.

Töre Romanı: Toplumun yaşayış tarzını, geleneklerini, adetlerini işleyen romandır.

Töre romanı insanların en dolaysız biçimde toplumsal olan davranışlarını, adetlerini, geleneklerini ön plana çıkarır. Moda, yaygın konuşma ve ifade biçimleri, toplu olarak yapılan her şey bu tür romanların konusunu oluşturur. Toplumun derin yapısından çok, yüzeysel görüntüleriyle ilgilenir. Töre romanlarının en tipik temsilcileri olarak Arnold Bennet ve Evelyn Waugh’tur.

Sosyal   Roman : İnsan  yaşamınn sınırsız  kültür  birikimi  içinde  yer alan  ve insanı  derinden etkileyen  toplumsal, siyasi  olaylar, inançlar, gelenek ve görenekleri    bazen  eleştirisel,  bazen  de  bilimsel    açıdan  ele  alıp   anlatan  romanlardır

Dünya  edebiyatında :  W.  Hugo’nun  “Sefiller “, Tolstoy’un  “Suç  ve Ceza”;  Türk  edebiyatında  N.  Kemal’in  “İntiba “,R.  M.  Ekrem’in  Araba  Sevdası “   A.    M.   Efendinin  “Felatun  Bey  İle   Rakım  Efendi   bu  tür  romanlardır.

Psikolojik Roman: Ruh çözümlemelerinin yapıldığı romanlardır.

Dış  alemdeki  olaylardan   çok ,  kahramanların  iç  dünyasını,    ruh  hallerini  ele  alarak       kişilerin  toplumla  ilişkilerini,   bunların  birbirinden    nasıl  etkilendiklerini  anlatan  romanlardır.

İlk   örneği:  Madame   de  La  Fayette’nin   “Prencesse  de  Clevs”   Adlı  romandır.

Bizde   Mehmet   Rauf’un   “Eylül” ilk    örnektir.  Peyami   Safa’nın   “Matmazel  Noralya’nın  Koltuğu”,   “Bir  Tereddütün  Romanı  “,   “Dokuzuncu  Hariciye  Koğuşu “  bu  türdendir.

Otobiyografik   Roman:  Yazarın  kendi  yaşamın  anlattığı  romanlardır.  Dünya  edebiyatında  Alfonse   Dode’nin  “Küçük    Şeyler “ , bizim  edebiyatımızda:  Y.  Kadri   Karaosmanoğlu’nun  “Anamın  Kitabı “.  P.  Safa’nın  “Dokuzuncu  Hariciye  Koğuşu”bu türün örnekleridir.

Nehir   Roman :  Bir  kişinin,  bir  toplumun    hayatındaki  gelişmeleri ya  da tarihi  bir  olayı  birden  fazla  cilt  halinde  anlatan  romanlardır.

Tarık   Buğra’’nın  “Küçük  Ağa”,     “Küçük   Ağa    Ankara’da” ,   “Firaun   İmanı”;    Nihal  Adsız’ın  “Bozkurtlar “ ,   “Bozkurtların  Ölümü”,  “Bozkurtlar  Diriliyor”  romanları  gibi.

Egzotik Roman: Uzak ve yabancı ülkelerin doğa ve insanlarını anlatan romandır.

Egzotik roman uzak ve yabancı ya da bilinmeyen ülkelerin doğa ve insanlarını anlatan roman türüdür. Bu romanların içeriğini yaşayan insanlar yaşanan mekanlar oluşturur. Gözlemlere dayanır. Egzotik romanlar Avrupa’ya uzak ülkelerin manzaralarını, oralarda yaşayanların töre ve geleneklerini anlatmak esastır. Piyer Loti’nin İzlanda Balıkçısı adlı romanı, egzotik bir roman örneğidir.

Tezli Roman: Bir görüş veya düşünceyi savunan romandır.

oplumsal sorunları konu alan, bu sorunlara ışık tutarak çözüm yolları üreten romanlara Tezli Roman denir.

Sosyal romanın ilk örneği, Victor Hugo’nun, Sefiller romanıdır. Türk edebiyatında Namık Kemal’in İntibah, Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Beyle Rakım Efendi, Samipaşazade Sezai’nin Sergüzeşt, Recaîzade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası, Nabizade Nazım’ın Zehra isimli romanları, sosyal içerikli romanlardır. Daha sonraki dönemlerde, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Memduh Şevket Esendal, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Orhan Kemal gibi pek çok yazarımız sosyal konulan işlemiştir.

Türk edebiyatında modern romanın ilk örnekleri, Tanzimat döneminde görülmeye başlar. Bunlar çeviri eserlerdir. İlk eser, Yusuf Kâmil Paşanın, Fenelon’dan yaptığı Telemague (Telemak) çevirisidir. Daha sonra Victor Hugo’nun, Hikâye-i Mağdurîn (Mağdurun Hikâyesi) adıyla yayınlanan Sefilleri, Daniel Defoe’nun Robenson Hikâyesi adıyla çevrilen Robinson Crusoe’dur.

Polisiye Roman: Dedektif hikayelerini anlatan romandır.

Cinayet, gizem, suç, katil, ceset vb. konuları işleyen roman türüdür.Romanlarda, genelde Kapalı Kapı Esrarı, Kim Öldürdü? vb. söylemler işlenir. İlk polisiye roman olarak “Charles Felix” takma adıyla 1862-63 yıllarında yayımlanmış olan The Notting Hill Mystery kabul edilir.

Polisiye roman yazarları arasında Hercule Poirot ve Miss Marple’ın yaratıcısı Polisiye Roman Kraliçesi Agatha Christie, Sherlock Holmes’ın yaratıcısı Arthur Conan Doyle, Edgar Allan Poe, P. D. James, Georges Simenon, Umberto Eco, Jean Christophe Grange, Dan Brown gibi isimler yer alır.

Türk Edebiyatı’nın önemli polisiye yazarları arasında Ahmet Ümit ve Pınar Kür yer alır. Edebiyatımızdaki ilk polisiye roman Ahmet Mithat Efendi’nin Cinayet-i Esrar’dır.

Akımlarına göre:

  1. Klâsik Roman: Biçim kusursuzluğuna akla ve sağduyuya dayanan romanlardır.
  2. Romantik Roman: Duyguların ve hayallerin egemen olduğu romanlardır.
  3. Realist Roman: Gerçekçi romanlardır. Yazarlar, eserlerinde kişiliklerini yansıtmazlar.
  4. Natüralist Roman: Dünyayı daha da gerçekçi bir anlayışla ele alır. Natüralist sanatçıya göre dünya bir araştırma lâboratuarı, insan da denektir.

ROMANIN ÖZELLİKLERİ

1) Konusu insan ve dünyadır.

2) Gerçek yaşamı yansıtmaya çalışır.

3) Anlattığı olay, çevre ve kişiler, yaşamdan alınır

4) Olay ve kişileri ayrıntılı anlatma, tahlil ve tasvirlere çok yer verme, bir ana olay etrafında bir çok küçük olaya yer verme akımından  hikâye türünden ayrılır.

5) 19. yüzyılda Tanzimat Edebiyatıyla edebiyatımıza Batıdan girmiş bir yazı türüdür.

6) Her şey ayrıntılı bir şekilde ele alınır.

2.HİKAYE: Olmuş ya da olması mümkün olayları anlatan kısa sanat eserleridir.

*Yaşanmış ve yaşanması mümkün olan olayları yer ve zaman bildirerek anlatan yazı türüdür.

*Öyküyü oluşturan unsurlar şunlardır: Anlatıcı, olay ve durum, kişi, yer ve zaman.

*Öyküler serim, düğüm ve çözüm olmak üzere üç bölümden oluşur.

*Olay ağırlıklı öykülere “olay öyküsü” denir. Bu tür öykülere klasik öykü denildiği gibi Maupassant tarzı öykü de denilmektedir. Bu türün edebiyatımızdaki en önemli temsilcisi Ömer Seyfettin’dir.

*Olay hikâyesinde olay örgüsü ve kahramanların başından geçen olaylar ağır basar.

*Kişilerin içinde bulunduğu durumu yansıtmayı amaçlayan öykülere de “durum ve kesit öyküsü” denir. Bu tür öykülere modern öykü denildiği gibi Çehov tarzı öykü de denilmektedir. Edebiyatımızdaki temsilcisi Memduh Şevket ve Sait Faik’tir.

*Durum öykülerinde ise zaman, mekân ve kahramanın tasvirleri daha ön planda olup olay akışı geri plandadır.

*Öykü türünün dünya edebiyatındaki ilk örneğini Boccacio, Decameron Öyküleri adlı eseriyle vermiştir.

*Türk Edebiyatında ise Ahmet Mithat Efendi’nin Letaif-i Rivayat adlı eseri ilk hikâye örneğidir.

*Batılı anlamda teknik açıdan olgunlaşmış ilk hikâye örneği Samipaşazade Sezai’nin Küçük Şeyler adlı hikâyesidir.

*Hikâye türü Milli edebiyat sanatçıları ile birlikte milli ve modern bir kimlik kazanmıştır. Refik Halit Karay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ömer Seyfettin bu türün önemli temsilcileridir.

*Tek bir olay vardır. Olaycıklar yoktur.

*Şahıs kadrosu romana göre dardır.

*Kişiler çoğu zaman hayatlarının belli bir anı içinde anlatılır.

ÖZELLİKLERİ

1) Konusu insan ve dünyadır.
2) Gerçek yaşamı yansıtmaya çalışır.
3) Anlattığı olay, çevre ve kişiler, yaşamdan alınır
4) Olay ve kişileri ayrıntılı anlatma, tahlil ve tasvirlere çok yer verme, bir ana olay etrafında bir çok küçük olaya yer verme bakımından hikâye türünden ayrılır
ÖYKÜNÜN UNSURLARI

1)OLAY : Hikâyede üzerinde söz söylenen yaşantı ya da durumdur.
2)KİŞİLER: Olayın oluşmasında etkili olan ya da olayı yaşayan insanlardır.
3)YER : Olayın yaşandığı çevre veya mekândır.
4)ZAMAN : Olayın yaşandığı dönem, an mevsim ya da gündür.
5)DİL VE ANLATIM : Hikâyenin dili açık, akıcı ve günlük konuşma dilinden farklı olarak, etkili sözcük, deyim atasözü ve tamlamalarla zenginleştirilmiş güzel bir dil olmalıdır. Anlatım ise: iki şekilde olur. Hikâye kahramanlarından birinin ağzından yapılan anlatım “hikâyede birinci kişili anlatım” ; yazarın ağzından anlatılanlar “hikâyede üçüncü kişili anlatım”

İki tür hikaye görülür;

a)Olay Hikayesi: Maupassant tarzı da denir. Olay esastır. Bizdeki temsilcisi, Ömer Seyfettin’dir.

*Bu tarz öykülere “klasik vakâ’a öyküsü” de denir.

*Bu tür öykülerde olaylar zinciri, kişi, zaman, yer öğesine bağlıdır.

*Olaylar serim, düğüm, çözüm sırasına uygun olarak anlatılır.

*Olay, zamana göre mantıklı bir sıralama ile verilir, düğüm bölümünde oluşan merak, çözüm bölümünde giderilir.

*Bu teknik, Fransız sanatçı Guy de Maupassant (Guy dö Mopasan) tarafından geliştirildiği için bu tür öykülere “Maupassant tarzı öykü” de denir.

*Türk edebiyatında bu tarz öykücülüğün en büyük temsilcisi Ömer Seyfettin’dir. Ayrıca Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Orhan Kemal, Samim Kocagöz, Necati Cumalı, Talip Apaydın da olay türü öykücülüğünün temsilcileri arasındadır.

b)Durum Hikayesi: Çehov tarzı da denir. Olaydan çok insanın belli bir zaman dilimindeki durumu anlatılır.

Bir olaya dayanmaktan çok günlük yaşamdan bir kesiti aktaran; serim, düğüm ve çözüm bölümlerini içermeyen hikayelere “Durum Hikayesi” denir. Bu türün ilk örneklerini Rus yazar Anton Çehov verdiğinden bu tarzdaki hikayelere aynı zamanda “Çehov tarzı hikaye” de denilmektedir.

Daha çok günlük yaşamdan bir durum ön plana çıkarıldığından olayla birlikte zaman ve mekan kavramı belirsiz kalmaktadır.

Bizdeki temsilcisi: Sait Faik Abasıyanık’tır.

*Olay değil günlük yaşamdan bir durum, bir kesit anlatılır.

*Serim, düğüm ve çözüm bölümlerine sahip değildir.

*Okuyucuda heyecan ve merak duygusu uyandırmaz.

* Kahramanların özellikleri, mekan ve zaman unsurları direkt anlatılmaz okuyucuya sezdirilir.

*Olay örgüsünden ziyade tema ön plana çıkarılır.

*İmgeler, psikolojik tasvirler ve duygular okuyucuya hissettirilir.

*Günlük yaşamdan olabilecek her şey hikayenin konusu olabilir.

*Günlük yaşamdaki sıradan kişiler hikayelerin kahramanlarını oluşturur.

* Hikaye bittiğinde her şey sona ermediğinden geri kalanlar okuyucunun hayal gücüne bırakılır.

* Betimleyici anlatım ön plana çıkar.

* Kişi ve mekan tamamen tanıtılmadığından ve olayda bir kesinlik bulunmadığından okuyucunun hayal gücü sürekli devrededir.

Dünya edebiyatında durum hikayelerinin ilk ve önemli temsilcisi Anton Çehov‘dur. Bu nedenle bu tarzdaki hikayeler aynı zamanda “Çehov Tarzı Hikaye” olarak da bilinmektedir.

TANZİMAT EDEBİYATI DÖNEMİNDE ROMAN  VE HİKAYE

* Tanzimat döneminde roman ve hikayelerde konular tarihi ve sosyal olmak üzere ikiye ayrılır:

a) Sosyal konulu roman ve hikayelerde doğu-batı çatışmasından doğan sosyal yıkımlar ve yıkımların yarattığı bunalımlar işlenir.

b) Tarihi konulu roman ve hikayelerde ise devletin o zamanki  kötü durumundan kaynaklanan umutsuzlukla geçmişte kazanılmış başarılara sığınıldığı görülür.

*  Roman ve hikayelerde iyiler çok iyi, kötüler çok kötüdür.

*  Roman ve hikayeler öğütle biter. İyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır.

*  Olayların gelişimi ya yazar ağzından anlatılmış ya da tesadüflere bırakılmıştır.

*  Roman ve hikayelerde edebi akımlardan özellikle klasisizm, romantizm ve realizmin etkisi görülür.

*  Sanatçılar roman ve hikayelerin akışı kesilerek uzun ansiklopedik bilgiler verme çabasındadırlar.

* Roman ve hikayeler teknik bakımından zayıftır.

*  Türk edebiyatı romanla ilk defa Yusuf Kamil Paşa’nın Fenelon’den çevirdiği Telemaque (telemak)tercümesiyle karşılaşır.

*  İlk yerli roman ise 1872 yılında Şemsettin Sami tarafından Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat’tır.

*  İlk edebi roman da Namık Kemal’in İntibah adlı eseridir.

*  İlk tarhi roman Namık Kemal’in Cezmi adlı eseridir.

*  İlk hikaye ise Ahmet Mithat Efendi’nin Letaif-i Rivayet’tir.

3.Masal: Olağanüstü olayların anlatıldığı sözlü bir edebiyat ürünüdür.

Genellikle halkın yarattığı, ağızdan ağıza, kuşaktan kuşağa sürüp gelen, çoğunlukla olağanüstü durum ve olayları yine olağanüstü kahramanlara bağlayarak anlatan halk hikâyelerine masal denir.

*Olaylar hayal ürünüdür.

*Yer ve zaman belli değildir.

*Kahramanlar insanüstü nitelikler gösterir.

*İyiler hep iyi, kötüler hep kötüdür.

*İyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır.

*Eğiticilik esastır. Evrensel konular işlenir.

*Olaylar -miş’li geçmiş zaman kullanılarak anlatılır.

Masalların Planı (Yapısı)

Masallar, kendine özgü yapı özellikleri ve belli bir akış içinde oluşmuş bölümleri olan bir türdür. Masalın planı veya bölümleri şu başlıklar altında incelenebilir:

1) Döşeme: Masalın başlangıç bölümüdür. Bu bölüm giriş tekerlemesi ile başlar. Bu bölümde kısa veya uzun bir tekerleme ile dinleyici veya okurlar masalın olağanüstü dünyasına hazırlanır.

2) Serim: Bu bölüm olay, kişi, zaman ve mekân ile ilgili temel unsurların ortaya konulduğu bölümdür. Bu bölümde olay örgüsü içinde yer alan kişiler tanıtılır ve masalı kuracak ve geliştirecek olayın/olayların ne olduğu ve nasıl başladığı anlatılır. Kız’ı arayış yolculuğu metni kuran bir unsurdur.

3) Düğüm: Bu bölüm, masalda anlatılan olayların düğümlendiği ve bir çıkmaza girdiği bölümdür. Bu bölümde olaylar, dinleyici veya okuyucunun ilgisini, merakını arttıracak bir hâle gelir.

4) Çözüm: Bu bölüm, düğüm bölümünde ortaya konulan sorunun bir çözüme kavuş-turulduğu bölümdür. Bu çözümde genellikle olağanüstü veya olağan bir kişi veya varlığın yardımı söz konusudur.

5) Dilek: Masalın olumlu bir sonuca bağlandığı bölümdür. Bu bölüm genellikle bitiş tekerlemesiyle son bulur. Bu bölümde hem masal kişilerine hem de dinleyicilere yönelik iyi dilekler sunulur.

4.Makale: Bir gerçeği açıklamak, bir konuda görüş ve düşünceler öne sürmek ya da bir tezi savunmak, desteklemek için yazılan yazılara makale denir.

Herhangi bir konuda bilgi vermek, bir gerçeği ortaya koymak, bir tezi kanıtlamak veya bir düşünceyi savunmak amacıyla kaleme alınan ve temel öğesi fikir olan yazılara “makale” denir.

*Makalede temel unsur düşünce “fikir”dir.

*Yazar, herhangi bir konudaki görüşlerini, belli kanıtlar, belgeler, inandırıcı veriler kullanarak anlatmaya çalışır, böylece okuyucuyu bilgilendirmeyi amaçlar.

*Makalenin amacı; açıklama, eleştiri, tanıtım, bilgilendirme de olabilir. Ama genellikle eleştirel tutum ön plandadır.

*Makaleler, yazıldıktan sonra bir araya getirilerek makale kitapları şeklinde yayımlanabilir.

*Makalede açık, anlaşılır, ciddi bir dil kullanılır.

*Makaleler öğretici yazılardır. Bu nedenle yazar tutarlı, tarafsız, bilimsel bir üslûp kullanır.

*Anlatım yalın ve yoğundur, nesnel bir nitelik taşır.

*Öne sürülen düşünce ve tez kanıtlanır.

*Söz oyunlarına başvurulmaz, süslü anlatımdan uzak durulur.

*Her konuda makale yazılabilir.

*Gazete ve dergilerde yayımlanır.

Makale Türleri

Makaleler seçilen konuya göre uzun ya da kısa olabilir. Makale her konuda yazılabilir. Makalenin yazılacağı konu güncel olabileceği gibi, felsefi, bilimsel, sanatsal da olabilir. Ancak edebî makale sanatla ilgili konuları işler. Makaleler niteliklerine göre temelde “edebî makale” ve “mesleki makale” olmak üzere iki grupta toplanabilir.

  1. Edebî makale: Dil, edebiyat ve sanatla ilgili konuları işleyen makale türüdür.
  2. Meslekî makale: Tıp, ekonomi, sosyoloji gibi bilimin ve bilime dayalı mesleklerin değişik dalları ile ilgili konulan işleyen makale türüdür.
  3. Deneme: Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, kesin kurallara varmadan, kanıtlamaya kalkmadan, okuyucuyu inanmaya zorlamadan anlattığı yazı türüdür.

Bir insanın herhangi bir konuda duygu, düşünce ve görüşlerini paylaşmak amacıyla kesin hükümlere varmadan samimi bir üslupla yazdığı yazılara deneme denir.

Deneme tür ve üslup olarak pek çok türe yaklaşır. Bu yüzden de yazılması en zor olan türlerdendir. Belki de adı bu yüzden denemedir. Deneme yazarken paylaşımcı ve samimi bir üslup kullanırken sohbete, düşünmemizi ortaya koyarken fıkraya, duygularımızı ortaya koyarken eleştiriye yaklaşma riski her zaman vardır.

Deneme, Avrupa edebiyatında Fransız Montaigne ile başladı. Türk edebiyatında ise Tanzimat sonrasında özellikle de Servet-i Fünûn döneminde karşımıza çıkar. Ancak asıl gelişmesini Cumhuriyet döneminde gerçekleştirir. Günümüzde deneme en sevilen türlerden biridir.

Eskiden denemeye verilen “muhasebe” ismi, onun konusu hakkında bir ipucu vermektedir. Çünkü denemeler toplumsal konulardan daha çok kişisel: konulara, soyut dünyalara ve iç hesaplaşmalara daha yakındır. Bu yönüyle fıkra türünden ayrılır. Fıkralar toplumsal konulara kişisel yaklaşımlar getirirken deneme iç dünyanın samimi itirafı gibidir.

Denemeye özgü bir konu türü yoktur. Özgürce seçilen bir konuda, yazarın kendi kendiyle konuşma havası içinde yazdığı yazı türüdür. Yazının konusu yazarın o anda aklına geliveren bir konu görünümündedir. Öğretici ve düşünsel yanı da vardır.

*Yazar, kendisiyle konuşuyormuş gibi bir hava sezdirir.

*Samimi bir dil kullanılır.

*Yazar, öne sürdüğü görüşleri ispatlamak zorunda değildir.

*Yazarın kesin bir sonuca varma zorunluluğu yoktur.

*Nurullah Ataç “Deneme, ben ülkesidir.” der.

*Yazar anlatımda ve konu seçiminde özgürdür.

*Makale gibi düşünsel plânla yazılır. Fakat makaleden kısa yazılardır.

*Yazar anlattıklarını kanıtlamak zorunda değildir. Bilimselden çok kişisel görüşünü açıklar, okuyucusunu kendisi gibi düşündürme kaygısı yoktur.

*Günübirlik yazılardır, en beğenileni bile birkaç gün sonra unutulur.

*Türün ünlüleri, Ahmet Haşim, N. Ataç, Suut Kemal Yetkin, A. Hamdi Tanpınar, Selahattin Eyyüboğlu.

6.Fıkra: Yazarın, gündelik olayları, özel bir görüşle, güzel bir üslupla, kanıtlama gereği duymadan yazdığı kısa, günübirlik yazılardır.

Türk edebiyatında fıkra, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ilk gazetelerle (İlk özel gazete 1860 yılında yayın hayatına giren “Tercüman-ı Ahvâl” dir.) birlikte görüldü. Başlangıçta sadece siyasî ve sosyal konular etrafında yazılan fıkralar, zaman içinde sınırlarını genişletmiş, bugün sanattan spora, ekonomiden siyasete kadar toplumun günlük bütün sorunlarını kuşatmıştır.

*Gazete yazısıdır.

*Yazar düşüncelerini kanıtlama yoluna gitmez.

*Dil tabiidir. Günlük deyimlere, yer yer nükteli sözlere yer verilir.

*Okuyucuyla sohbet ediyormuş gibi bir hava sezdirilir.

*Fıkralar güncel (aktüel) bir olayı konu edinirler. Gazetelerin belli bir köşesinde yayımlanan bu yazıların yarına kalırlığı yoktur.

*Fıkra yazarı, işlediği konuyu görüşleri açısından değerlendirir. Bunu yaparken bir görüşü ayrıntılarıyla ele alma, kanıtlama yoluna gitmez.

*Fıkrada anlatım yalın ve yoğundur.

*Yazar, çok çeşitli konulardan söz açabilir; Enflasyon, seçimler, terörle ilgili olaylar, erozyon, çevre kirliliği, dünyanın herhangi bir yerindeki savaş … fıkra konusu olabilir.

*Düşünsel bir planla yazılır ve değişik anlatım biçimlerinden yararlanılır.

*Bu tür edebiyatımıza Tanzimat’la birlikte girmiştir.

Türün ünlüleri: Ahmet Rasim, Falih Rıfkı, A. Haşim, H. Cahit Yalçın, Peyami Safa.

Fıkra ile Makale Arasındaki Farklar:

Fıkra, makaleye göre daha kısa bir yazı türüdür.

Makalede belli görüşleri kanıtlama amacı vardır, fıkrada ise böyle bir amaç güdülmez. ‘

Fıkranın anlatımında, makaledeki “ciddiyet” görülmez. Makalede nesnel, fıkrada öznel nitelikler ağır basar. Fıkrada yer yer esprili, hoşa giden bir anlatım öne çıkar.

Makale yazmak, uzmanlık ister; belli alanlarda bilimsel görüşlerden haberdar olmayı gerektirir. Fıkrada ise aynı konuyu farklı yazarlar değişik bakış açılarıyla ortaya koyabilirler.

Günümüzde, gazetelerin belli köşelerinde yayımlanan ve güncel sorunlardan söz eden yazılara halk arasında – yanlış olarak- “makale” denilmektedir; oysa bunlar fıkradır.

Kimi fıkralarda “öğreticilik” özelliği ağır basabilir. Böyle fıkralarda bir makale havası sezilir.

7.Sohbet: Yazarın, gündelik olaylarla ilgili düşüncelerini, okuyucu ile karşı karşıya oturup konuşuyormuş gibi içten bir hava içinde yazdığı yazılardır.

Söyleşi anlamındaki Arapça’dan dilimize geçmiş olan sohbet kelimesi, iki anlam içerir:

  1. Arkadaşlık, yârenlik;
  2. Konuşma, görüşme, birlikte oturup söyleşme.

Makalelerin bir konuşma havası içinde daha senli benli olarak yazılan tarzına Söyleşi (Sohbet) denir. Gazete ve dergi yazılarındandır. Bu tür yazılarda, samimiyet esastır. Yazar, düşüncelerini muhakkak kabul ettirmek için okuyucularını zorlamaz. O, daha çok kendi kişisel düşüncelerini ileri sürer. Söyleşilerde, küçük fıkralar ve anılar da malzeme olarak kullanılır.

*Herkesi ilgilendiren konular seçilir.

*Cümleler çoğu zaman konuşmadaki gibi devriktir.

*Yazar, sorulu-cevaplı  cümlelerle konuşuyormuş hissi verir.

*İçtenlik, samimilik, doğallık sohbetin özelliklerindendir.

*Türün ünlüleri: Ahmet Rasim, Şevket Rado, Atilla İlhan.

Makale İle Sohbetin Farkları

  1. Sohbet, makaleden üslûp yönüyle ayrılır. Çoğunlukla, günlük konuların işlendiği sohbet yazılarında senli benli bir anlatım yolu seçilir, hatıralardan, halk fıkralarından, nüktelerden, özlü sözlerden yararlanılır.
  2. Makaleye benzer bir yazı türüdür. Konusu daha çok genel ya da günlük sanat olaylarıdır; fakat konu, tez ve savunma amacı güdülmeden ve karşılıklı konuşma havası içinde, sıcak bir dille yazılır.

 

  1. Eleştiri: Sanat, edebiyat, düşünce eserlerini hem öz hem yapı yönünden açıklayan, başarılı-başarısız ya da değerli-değersiz yönlerini gösteren, bunları örneklerle somutla-yıp belirten yazı türüdür.

Bir eser ya da yazar hakkında inceleme yapan ve bir değer yargısına varan kişiye eleştirmen (münekkit = tenkitçi) denir. Eleştirmen; düşünce, sanat ve edebiyat alanında topluma yarar sağlayan; sanatın, sanatçının ve toplumun yol göstericisi olan; eserlerdeki zenginlikleri gözler önüne seren; okuyucuya kılavuzluk yapan kişidir.

Eleştiride amaç; iyi olanın değerini ortaya koymak, sanatı unutul-maktan kurtarmak, iyi olmayana ve kötüye fırsat vermemektir. Eleştiri yapmak için inceleme yapmasını bilmek gerekir. İnceleme yoluyla, eleştirilecek olan şey tanıtılır, sonra eleştiriye geçilerek olumlu ve olumsuz yanlar bulunur ve bir yargıya varılır.

*Eleştiri objektif olmalıdır.

*Eleştiride amaç okura ve yazara yol göstermektir.

*Eleştirmenin kişisel duygularını kattığı eleştirilere öznel eleştiri, kişisel duygularını katmadığı, objektif olduğu eleştirilere de nesnel eleştiri denir.

*Düşünsel plânla yazılır.

*Konu, yazının sonuna dek değerlendirilmesi yapılan esere bağlı kalmalıdır. Eser ile ilgili, değerli ve değersiz diye gösterilen yargılar, eserden alınacak örneklere dayandırılmalıdır.

*Yazar, yargılarında belirli ölçülere bağlı kalmalı, eleştirileri nesnel olmalı, “beğendim, hoşuma gitti”. gibi öznel değerlendirmelerden kaçınmalıdır. Bunun yanında eleştiri yazısını okutacak olan elbette eleştiri yazarının kendine özgü konuyu ele alış biçimi, kendine özgü yorumlayışı ve anlatımındaki üslûbudur.

*Eleştirisi yapılan çalışma, bütün boyutlarıyla ele alınmalı, kendi türü içindeki bilimsel, sanatsal, toplumsal yere oturtulmalıdır. Alanındaki diğer çalışmalarla karşılaştırılarak bu türe kattıklarıyla, kendisinden beklendiği halde katamadıklarıyla ele alınmalıdır.

  1. Günlük (Günce): Yaşanan olayların, izlenimlerin, tarih atılarak, günü gününe yazılması ile oluşan türe günlük denir.

Bir kimsenin günlük yaşamından edindiği izlenimleri, bu izlenimlerin yarattığı duygu ve düşünceleri, tarih belirterek, günü gününe anlattığı yazılara günlük (günce) denir.

Günlük, kişinin içini dökme gereksiniminden doğmuştur, denilebilir. Kişi, içini dökerken duygu ve düşüncelerini ya hiç saklamadan ya da sınırlayarak aktarır. Bu açıdan günlüklerin kimisi dışa, kimisi içe dönüktür.

*Kısa yazılardır.

*Olayı yaşayan kişi tarafından yazılır.

*Yazarın hayatından izler taşır.

*İçten ve sevecendir.

*Ruzname de denir.

*Yaşan olayların, izlenimlerin günün gününe yazılması ile oluşurlar.

*Birinci kişi ağzından yazılmış kısa ve özlü, öznel yazılardır.

*İnandırıcı, içten ve samimidirler.

*Konuşma diline yakın bir dil kullanılır. Anlatımda “iç konuşma” tekniğinden yararlanılır. Doğrudan anlatım yöntemi benimsenir.

*Yazarın kişiliğini, görüşlerini ve ruhsal yapısını yansıtırlar.

*Gerçekler, yaşanılanlar değiştirilmeden, çarpıtılmadan yazılır.

*Tarih, biyografi, anı için birer belge değeri taşırlar.

*Her olay, olgu günlük konusu olabilir.

*Her türlü anlatım biçiminden ve tekniğinden yararlanılır.

*Kimi roman ve öykülerde “günlük”, bir anlatım biçimi olarak kullanılabilir.

 

Türün ünlüleri: Oktay Akbal, Suut Kemal Yetkin,

Seyit Kemal Karaalioğlu.

  1. Hatıra (Anı): Bir yazarın kendisinin yaşadığı ya da tanık olduğu olayları, sanat değeri taşıyan bir üslupla anlattığı yazılardır.

Edebiyat sahasının en yaygın türlerinden biridir. Bu türde verilen eserlerin çok değişik sahalarda oluşu, ona belli bir sınır çizme imkânını zorlaştırır. Anıların önde gelen özelliği, yazarının hayatının belli bir kesitini alması ve çok sonra yazıya dökülmesidir.

İçlerinde anı türünün özelliği bulunabilecek seyahatname, sefaretname, muhtıra, tezkire, menkabe, günlük, otobiyografi ve tarih türleri ile anı türünü karıştırmamak gerekir. Bu türlerin her birinin yazılış gayeleri ayrıdır. Ortak özellikleri ise yaşanmış olaylar üzerine kurulmuş olmalarıdır. Ancak bu özellik, onları birbirinin yerine koyma sebebi olamaz.

Anıların, tarihî gerçeklerin açıklanması sırasında, önemli yardımları dokunur. Anı; tarih değilse de, tarihe yardımcıdır. Devirlerin özelliklerini anlatan anılar, o devrin tarihini yazacaklar için önemli birer belge niteliğindedir. Bundan ötürü, anı yazarı, anılarını yansıtırken tarihî gerçeklerin bozulmamasına çok dikkat etmelidir.

*Geçmişteki olay üzerine yazılır.

*Yazar, olayları kendi bakış açısından anlatır.

*Anılar, yaşandığı dönem hakkında bilgi verir.

*Anılarda, yazarın kişisel bakışı söz konusudur.

*Yaşanmakta olanı değil, yaşanmış bir konuyu anlatır.

*İnsan belleğinde iz bırakan olay ve olguları anlatır

*Tarihsel gerçeklerin öğrenilmesine katkı yaptığı için tarihçilere ışık tutar.

*Tanınmış, bilim, sanat ve politika adamlarının yaşamlarını çalışma ve araştırmalarını anlatır.

*Yazarın unutulmasını istemediği gerçekleri kalıcı kılar.

*Geçmiş birinci kişinin ağzından kişisel yargılar ve yorumlarla verilir.

Türün ünlüleri: Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Rasim, Halit Ziya, Hüseyin Cahit, Falih Rıfkı.

  1. Biyografi: Ünlü kişilerin hayatını anlatan yazı türüdür. Kişiyi tüm yönleriyle tanıtır. Açık, sade bir dil kullanılır. Divan edebiyatında şairleri anlatan bu eserlere, “Tezkire” denirdi.

*Biyografide amaç, söz konusu kişiyi tüm yönleriyle tanıtmaktır.

*Biyografilerde anlatılan kişinin özellikle hayatı, eserleri, kişiliği, görüşleri konu edilir.

*Biyografide kişinin nerede doğduğu, çocukluğunun nasıl bir ortamda geçtiği, öğrenim hayatı, yaptığı işler, çalıştığı yerler, kişiliği, huy ve karakteri, davranış özellikleri, başarılı olduğu alanlar, eserleri, ürünleri anlatılır.

*Belgelere ve örneklere dayandırılarak hazırlanan biyografiler sanat ve meslek alanındaki tarihçiler için önemli kaynaklardır.

*Biyografiler belgesel nitelikte olup gelecek kuşaklara önemli bilgilerin, tecrübelerin, örneklerin, görüşlerin aktarıldığı kaynaklardır.

Türün ünlüleri: Mithat Cemal Kuntay, Şevket Süreyya Aydemir.

  1. Otobiyografi: Bir kimsenin kendi yaşam olaylarını anlattığı eserlerdir.

*Otobiyografide doğumdan itibaren otobiyografinin yazıldığı ana kadar yaşananlardan anlatmaya değer olanlar yazılır.

*Otobiyografilerde çoğu zaman sanatçı kendisiyle beraber aile büyüklerinden ve sosyal çevresinden, aile içi durumlarından da söz eder.

*Edebiyat, sanat, siyaset, spor gibi değişik alanlarda ünlü bir kişi; diğer insanlarca bilinmeyen yönlerini, başarısını nelere borçlu olduğunu ve nasıl kazandığını anlatmak amacıyla otobiyografisini yazar.

*Otobiyografi her ne kadar öznel bir anlayışla kaleme alınsa da gerçekler göz ardı edilmemelidir.

*Bütün bu iyi niyete rağmen otobiyografiler öznel eserler olarak kabul edilir. Çünkü kişi kendisini anlatmaktadır ve bunu yaparken tarafsız davranamaz.

*Kişinin kendi hayatını roman şeklinde yazması sonucunda ortaya çıkan esere “otobiyografik roman” denir. Bu türün örneklerini anı türünde verilmiş eserlerde de görmek mümkündür.

*Çoğu zaman bunlarda, sanatçı kendisiyle beraber aile büyüklerinden, çevreden, aile içi durumlardan da söz eder.

Anı-Otobiyografi Farkı

Anılar üslup yönüyle otobiyografilere de benzer; ancak anı otobiyografi içinde sadece bir bölüm sayılabilir. Yani otobiyografiler anıya göre daha geniş ve daha uzun bir dönemi içine alır.

  1. Monografi: Başlı başına bir konuyu incelemek amacıyla yazılan yazı türüdür.

* Monografıde herhangi bir yer, bir eser, bir yazar, tarihî bir olay, bilimsel bir alana ait sorun özel bir görüşle veya bakış açısıyla değerlendirilebileceği gibi, bir konu üzerinde derinlemesine bir inceleme de yapılabilir.

* Monografilerde kişi veya eser her yönüyle incelenir; araştırılır. Ancak bu şekilde ele alınan konunun o ana kadar gizli kalmış yönleri, tarafları belirlenir ve ortaya konur. Ayrıca sanatçı inceleniyorsa o sanatçıyı diğer sanatçılardan ayıran özel bilgilere ulaşılmış olur.

* Monografiler olay ve olguları olduğu gibi tanımlamaya yarayan çalışmalardır. Örnek olayların incelenmesinden genel kurallara ulaşmayı sağlarlar. Yani somut olaylardan genel ilkelere ulaşılır. Bu yöntemde görüşme ve anket sık kullanılan araçlardır.

* Monografi araştırmalarında en çok rastlananlar örnek olay monografileri (vaka´metodu) ve değişim monografileridir. Vaka metodunda tek bir olay ele alınarak ayrıntılı biçimde tanıtılır. elde edilen bilgiler, benzer durumlarda da geçerlidir varsayımı kullanılır. Değişim monografisinde ise olayların zaman içindeki değişimleri izlenerek mevcut durum tanıtılır.

* Toplumsal olaylarda iki yaklaşımla değişmeler incelenir: zaman derinliği ve zaman kesiti araştırmaları. Zaman derinliği araştırması bir olayın zaman boyutu içinde incelenmesidir. olayın farklı toplumlarda aynı zaman dilimi içerisinde incelenmesi de zaman kesiti incelemesidir.

*Monografi, genellikle ünlü bir kişinin hayatı, eserleri ve başarıları üzerinde yürütülen bir türdür.

*Monografide tek yön üzerine derinlemesine bir araştırma söz konusudur. Araştırmada o güne kadar gizli kalmış yönler belirlenip ortaya konulur.

*Monografide özellikle farklı yönler üzerinde yoğunlaşma söz konusudur.

*Biyografiden farkı biyografide hayatın tümünün monografide tek yönünün ele alınmasıdır.

*Monografilerdeki ayrıntı bazı durumlarda bir kitap hacmine ulaşabilmektedir.

*Monografi; bilimsel nitelikli olması bakımından eleştiri türünden ayrılır.

  1. Mektup: Bir düşünce veya duygunun birilerine iletilmesi amacıyla yazılan özel yazılardır.

Mektuptaki dil ve anlatım özellikleri, mektubun yazıldığı kişinin yakınlık derecesine ve mektubun içeriğine göre değişiklik gösterir.

Mektup, yazılan kişiye uygun bir hitapla başlar. Mektuptaki ilk ifade durumundaki hitap, muhatapla aradaki samimiyete ve mektubun özel, edebî, iş mektubu veya resmî mektup oluşuna göre değişmektedir.

Edebî ve özel mektuplarda hitaptan sonra, mektubu yazan kişi öncelikle kendi durumu hakkında bilgi verir. Resmî mektuplarda ve iş mektuplarında ise mektubun niçin yazıldığı kısaca belirtilir.

Edebî ve özel mektuplarda duygu ve düşünceler ayrıntısıyla açıklanabilir. Bu tarz mektuplarda içten ve etkili bir anlatım söz konusudur. Bunun yanında iş mektupları veya resmî mektuplarda anlatım kısa ve özlüdür. Bu tür mektuplarda, sadece istek veya açıklama yapılır.

Mektup ve e-postaların tümü ya bir selam ya saygı ya da hasret ifade eden cümleler ile tamamlanır. Edebî ve özel mektuplarda içtenliği, dostluğu anlatan bir selam veya yazdığının cevabını bekleyen bir söz kullanılır. Resmî mektuplarda ise selam bölümü, yazanın konumuna göre şekillenir.

Mektuplar, dört grupta sınıflanmaktadır:

1) Özel Mektuplar:Özel mektup, akraba ve dost gibi yakın çevredeki insanlara yazılan mektup çeşididir. Bu tür mektuplarda doğal ve samimi anlatım ön plândadır.

Sanatçı ve edebiyatçıların, daha çok genel konular üzerinde yazdıkları özel mektuplara “edebî mektup” da denmektedir.

Özel mektupları yazarken dikkat edilecek özellikler şunlardır:

Mektup yazılacak kâğıt, şekil yönünden düzenli ve temiz olmalıdır.

Mektup, mürekkepli ya da tükenmez siyah renkli kalemle yazılmalıdır.

Mektubun sağ üst köşesine “tarih”, yanına da yazıldığı “yerin adı” konmalıdır.

Mektubu göndereceğimiz kişinin genel özelliklerine göre (yaşı, kültür düzeyi, yakınlık derecesi vb.) “hitap cümlesi” bulunmalıdır.

Mektubun sağ alt köşesine “ad-soyad” yazılmalı ve “imza” atılmalıdır.

Mektubun sol alt köşesine “adres” yazılmalıdır.

2) Edebî Mektuplar:Edebî mektuplar; yazarları, içerikleri ve ifade şekilleri ile özel mektuplar içinde ayrı yer tutar ve ayrı şekilde ele alınırlar. Edebî mektuplarda, mektubun yazıldığı dönemin edebiyat ve düşünce olayları yer alır. Yazar, karşısındakine öğüt verir, yol gösterir. Eski dönemlerde, bu tür kişisel edebî mektuplar, “Mektûbât = Mektuplar” adı altında toplanır ve geniş kitlelerin de okuyabilmesi için yayımlanırdı.

3) Resmî ve İş Mektupları

  1. a) Resmî Mektuplar:Resmî dairelerin ve tüzel kişilik taşıyan kuruluşların birbirlerine yazdıkları resmî yazılarla; bunların, vatandaşların başvurularına verdikleri yazılı cevaplara denir. İş mektuplarına benzerler.

Bu mektupların hitap başlığı, yazılan dairenin ya da tüzel kişilik sahibi kuruluşun kanun ve tüzüklerdeki tam adıdır. Bu mektuplarda tarih ile birlikte mektubun sıra numarası ve konusu belirtilir. Mektup, cevap mahiyetinde ise “ilgi” hanesine cevabı olduğu mektubun sayı ve tarihi, “konu” hanesine de kısaca amaç yazılır. Bu yapıldıktan sonra iki ya da üç satır aralığı bırakılarak mektup yazılır.

Resmî mektuplarda açık, kesin, anlaşılır bir dil kullanılır. Mektubun sonu, alt makama yazılıyorsa “… rica ederim.”, üst makama yazılıyorsa “… arz ederim.” şeklinde biter. Mektup metninin sağ altında ise mektubu yazanın makamı, adı ve soyadı ile imzası bulunur.

  1. b) İş Mektupları:Özel kişilerle iş kurumları ve iş kurumlarının kendi arasında, işle ilgili olarak yazılan mektuplara denir. Bu mektuplarda konusu ne olursa olsun bir iş ya da hizmet söz konusudur. Bu bir sipariş, satış, şikâyet, borç alıp verme isteği, tavsiye ya da bilgi isteme olabilir.

İş mektuplarına, kendisine mektup yazılan kişi ya da kurumun ad ve adresi ile başlanır. Kâğıdın sağ tarafına tarih yazılır. Adres ve tarihten sonra uygun bir aralık bırakılır, paragraf yapılarak doğrudan istek yazılır. Son bölüme saygı ifade eden bir söz eklenerek mektup bitirilir. Mektup metninin sağ altında mektubu yazanın adı ve soyadı ile imzası yer alır.

Resmî ve iş mektuplarında dikkat edilecek özellikler şunlardır:

Mektup yazılacak kâğıt şekil yönünden düzenli ve temiz olmalıdır.

Bu tür mektuplar, mümkünse daktilo ya da bilgisayarla yazılmalıdır. Mümkün değilse, özel mektuplarda olduğu gibi siyah mürekkep ya da tükenmez kalemle yazılmalıdır.

Resmî mektuplarda yazının çıktığı kurumun adı, kâğıdın üstüne ortalanarak büyük harflerle yazılmalıdır.

Kâğıdın sağ üst köşesine tarih yazılmalıdır.

Mektubun gideceği makamın adı ve yeri ise kağıdın orta üst yerine ortalanarak yazılmalıdır.

Yazı metnine başlamadan hangi tarih ve sayılı yazının cevabı olduğu yazılmalıdır.

Mektubun giriş paragrafında sorun ya da konu kısaca belirtilmelidir. Gelişme paragraflarında ise konu ve sorun açılmalıdır. Sonuçta ise, arz / rica ifadelerine yer verilmelidir.

4) Açık Mektup: Her hangi bir düşünceyi, görüşü açıklamak, bir tezi savunmak için bir devlet yetkilisine ya da halka hitaben, bir kişi ya da kurum tarafından yazılan, gazete, dergi aracılığı ile yayımlanan mektuplardır.

Açık mektuplarda sadece yazanı değil, geniş kitleleri ilgilendiren önemli konular ele alınır.

Açık mektubun türü; makale, fıkra, inceleme yazılarından birine uygun olabilir. Açık mektup örneklerine zaman zaman gazete ve sanat dergilerinde rastlanmaktadır.

DİLEKÇE

Dilekçeler bir iş mektubu olarak da kabul edilebilir. Bir dileği, isteği, ihbar ve şikâyeti bildirmek üzere ya da her hangi bir konuda soru sormak için resmî, özel kurum ve kuruluşlara, gerçek ya da tüzel kişilere yazılan imzalı ve adresli bir çeşit iş mektubudur.

Dilekçeler, ana hatlarıyla dört kısımdan ibarettir:

 

Hitap: Dilekçeye gönderilen makamın adı ve yeri yazılarak başlanır. Hitaptaki kelimelerin tamamı ya da ilk harfleri büyük yazılır.

Dilekçe Metni: İş mektuplarında olduğu gibi dilekçelerde de anlatılmak istenen ifadenin açık, anlaşılır, kesin, net ve öz olması gerekir. Yanlış anlaşılmalara meydan verilmemelidir. İfadeler bitirildikten sonra dilekçe, “… arz ederim” cümlesi ile bitirilmelidir.

Tarih ve İmza: İmzasız dilekçeler dikkate alınmadığı için dilekçe metninin biraz altında kâğıdın sağ alt tarafında tarih ve imzanın mutlaka bulunması gerekir. Tarih kısmı, kâğıdın sağ üst köşesinde de bulunabilir.

Gönderenin Adresi: Adres; tarih ve imza kısmından biraz aşağıda kâğıdın sol alt kısmına yazılmalıdır. Adresin ilk satırında ad ve soyad, ikinci satırında cadde, sokak ve apartman numarası yer alır. Üçüncü satırda ise ilçe ve ilin adı bulunur. Dilekçeye eklenmiş belge var ise adres kısmının altına EK ya da EKLER başlığı açılır ve belgelerin adları yazılır.

*Türün ünlüleri: Fuzuli, Namık Kemal, Ziya Gökalp, A. Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı.

  1. Gezi Yazısı: Gezilip görülen yerler hakkında yazılan yazılardır.

Bir yazarın yurt içinde ve yurt dışında gezip gördüğü yerlerin ilgi çekici özelliklerini anlattığı yazı türüdür. Gezi yazıları gezip görmenin, iyi bir gözlemin ürünüdürler. Gezi yazılarının tarihi çok eskidir. İnsanlar hep uzak ülkeleri, uzak ülkelerin doğasını, insanlarını, bu insanların yaşayış biçimlerini ve yarattıkları kültür eserlerini merak etmişlerdir. Bir nedenle başka ülkelere giden kişilerle karşılaştığımızda, onları soru yağmuruna tutmamız bundandır. Günümüzde televizyon görüntüleri dünyanın birçok kültürünü yanıbaşımıza getirdiği halde, hâlâ gezi anılarını dinlemenin ya da okumanın tadı başkadır.

*Gezi yazısında yazar daima, gezdiği yerleri anlatmalı, uydurma, yanlış bilgiler vermemelidir.

*Yazar gördüklerini, okuyucusunun daha iyi algılaması için, karşılaştırma yapar. Okur sanki o yerleri sanatçıyla gezer gibi olur.

*Gezi yazılarında çoğu kez kronolojik zamanlı plân uygulanır. Gezi için yapılan hazırlıklar; yolculuk, yolculuk sırasında görülen ilgi çekici olaylar; varış, varıştaki ilk izlenimler.

*Gezi yazılarında da kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı olmak önemlidir. Aynı yerler daha önce de başkaları tarafından görülmüş, yazılmış olabilir. İkinci gidişte görülenlerle, ilk gidişte görülenler arasındaki farklara bile değinmek gerekir. Bu da gezi yazılarının zamanla tarihsel belge olduğunu ortaya koymaktadır.

*Yazar anlattıklarının doğruluğunu; konuşma ile, bilgi toplama ve fotoğraflarla desteklemeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.

*Gezi yazılarında yazar; açıklayıcı anlatım, öyküleyici anlatım, betimleyici anlatım ve tartışmalı anlatım gibi bütün anlatım yollarından yararlanır. Ayrıca okuyucuya değişikliği gösterebilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme gibi nesnel verilerden de yararlanabilir.

-Resim kullanılmalıdır.

  1. Tiyatro: Hayattaki olayları konu edinen, sahnede oynanmak amacıyla yazılan edebi eserdir.

Eski Yunan’da “seyircilerin oturduğu yer” anlamına gelen tiyatro, “Bir hikâyeyi, sahne olarak ayrılmış bir yerde, oyuncuların söz ve hareketleriyle canlandırma sanatı.” olarak tanımlanmaktadır.

Günümüzde sahnede oynanmak üzere yazılan eserler de “tiyatro”, “oyun” veya “piyes” olarak adlandırılmaktadır. Sahnede oynanmak üzere yazılan eserlere genel olarak “dramatik metinler” de denir. Dramatik metinlerin merkezinde bir olay ve bu olaya katılan kişiler yer alır.

Bu tür metinler “serim, düğüm, çözüm” bölümleri ile ifade edilen üç evrede gelişir. Serim bölümünde, olaylara katılan kişilerin kimlikleri, olayla ilgileri ve konunun ne olduğu ortaya konulur. Düğüm bölümünde kişiler arasındaki çatışmalar sergilenir ve izleyicide merak duygusu uyandırılır. Çözüm, olaydaki çatışma ve sorunların bir sonuca ulaştırıldığı bölümdür.

*Roman ve hikaye soyut olduğu halde, tiyatro somuttur.

*Tiyatro eserleri, konularına göre dram, trajedi ve komedi gibi türlere ayrılır.

a-Trajedi: Seyirciye, hayatın acıklı yönlerini göstermek, ahlak, erdemi anlatmak için yazılmış manzum eserlerdir.

*Konusunu seçkin kimselerin hayatından ya da mitolojiden alır.

*Kahramanları tanrılar, tanrıçalar ve soylu kimselerdir.

*Kusursuz bir üslubu vardır. Kaba sözlere yer verilmez.

*Eser baştan sona kadar ağırbaşlı, ciddi bir hava içinde geçer.

*Çirkin olaylar, seyircinin gözü önünde gerçekleştirilmez, sahne arkasında gerçekleştirilir. Bu olaylar haberciler tarafından sahnede aktarılır.

*Üç birlik kuralına uyulur. (Yer, zaman, olay)

*Oyunda korolara yer verilir.

*Ünlü trajedi yazarları: Eski Yunan; Aiskhylos, Eurupides, Sophokles / Fransız; Corneille, Racine.

b-Komedi: İnsanların ve olayların gülünç yönlerini ortaya koymak, izleyenleri güldürmek ve düşündürmek amacıyla yazılmış tiyatro eseridir.

*Konusunu, yaşanılan hayattan ve günlük olaylardan alır.

*Kişiler halktan ve yüksek zümreden her çeşit insan olabilir.

*Her türlü söze şakaya yer verilir.

*Kişilerin her türlü davranışları sahnede gösterilir.

*Birbirini izleyen diyalog ve koro bölümlerinden oluşur.

*Manzum olarak yazılır.

*Üç birlik kuralına uyulur.

Türün yazarları: Yunan-Aristophanes, Fransız-Moli-ere.

c-Dram: Hayatı olduğu gibi acıklı ve gülünç yönleriyle sahnede göstermek için yazılan tiyatro eseridir.

*Hayatı olduğu gibi yansıtır. Trajedi ve Komedi kaynaşmıştır.

*Konusunu günlük yaşamdan ve tarihten alır.

*Üç birlik kuralına uyma zorunluluğu yoktur.

*Olaylar, çirkin dahi olsa sahnede gösterildiği gibi kişiler hangi sınıf ve halktan olursa olsun dramda yer alır.

GELENEKSEL TÜRK TİYATROSU                       

MEDDAH: Meddah, anlatı bölümlerinin arasına söyleşmeli, taklitli, kişileştirmeli bölümler yerleştirdiği için o da diğer dramatik türlere benzerlik göstermektedir. Karagöz oyunlarına çok yakınsa da çok zengin kaynaklara dayanması, hikaye dağarcığının çeşitliliği, güldürmenin yanı sıra çeşitli olayları da yansıtması ile onlardan ayrılır.Dede Korkut, Köroğlu gibi geleneksel Türk kaynaklarından gelen konular, İslam geleneğinden gelen dinsel konular,Hz. Ali’den gelen konular,İran geleneklerindeki efsaneler içinde değişik mizaçları yansıtırdı.

Karagöz ve ortaoyununun salt gösterimci birer tiyatro olmasına karşın, meddahların seçtiği konulara göre benzetmeci, gerçekçi tiyatroyu zorladığı görülür. Karagöz ve ortaoyununda seyirci için oyun oyundur, oyuncu da oyuncu; o nedenle oyun sırasında bir özdeşleşme, oyunun havasına kendini kaptırma göremeyiz. Oysa meddah, seçtiği konuya göre seyircide bir coşkunluk,üzüntü,merak,acıma duygusu yaratır.

Meddahlar hikayeye başlar ve bitirirken çeşitli söz kalıplarına başvururlardı. Kimi kez çeşitli ağızlardan kısa taklitler yapılarak hikayeye başlanır, hikayeden önce çeşitli tekerlemeler görülürdü. Daha sonra meddah hikayesini anlatır ve hikayenin sorumluluğunu hikayenin kaynağına bırakıp özür dilerdi.18.Yy.dan bir tanık , meddahların kahvede hikaye anlatırken kimi zaman resmi bir haber kaynağı gibi ,hükümet çevrelerince siyaset yapmaları için görevlendi-rildiğini söylemiştir.

KARAGÖZ: Gölge oyununun Türkiye’ye ne zaman ve nasıl girdiğine baktığımız zaman,16.Yy.da Mısır’dan girdiğini öğreniyoruz.17.Yy.da ise Karagöz’ün tam şeklini aldığını biliyoruz. Asıl merak uyandıran tartışma konusu Karagöz ile Hacivat’ın gerçekten yaşamış kişiler olup olmadığıdır. Gölge oyununun bu iki kahramanı, halk tarafından öyle sevilmiştir ki onları yaşamış kişiler olarak görmek istemişler ; Bazı söylentilerle onların yaşadıklarını ileri sürmüşler-dir.  Bu söylentilerden biri: Sultan Orhan çağında Hacivat’ın duvarcı, Karagözün ise demirci ustası olduğu; Bursa’da bir cami yapımında çalıştıkları; ancak söyleşmeleri ile diğer işçileri de oyalayarak cami yapımını geciktirdiklerinden dolayı Sultan Orhan tarafından ölümle cezalandırıldıklarıdır.

Karagöz’ün piri ve yaratıcısı Şeyh Küsteri sayılmıştır. Ger-çekte oyunun kurucusu ve yaratıcısı olduğu kesin değil-dir. Fakat önemli olan, Karagözcülerin ,bulunmuş ve kurul-muş oyuna Şeyh Küsteri’yi önder, koruyucu ve kurucu olarak seçmiş olmaları ve Şeyh’in adıyla oyuna ciddi,yapıcı,eğitici,ibret verici bir temel bulmalarıdır.

KARAGÖZ’ÜN BÖLÜMLERİ

a) Mukaddime İlk olarak müzikle boş perdede gösterimlik denilen ,limon ağacı, çalgıcılar,deniz kızı gibi, çoğu kez konuyla ilgisiz görüntüler olur. Daha sonra tefin ritmine uygun bir biçimde perdenin solundan Hacivat gelir, bir semai okur. Semai bitince Hacivat ‘’off….hay Hak’’ diyerek perde gazeline başlar. Perde gazelinde: Karagöz oyununun bir öğrenek yeri olduğu, gazelin tasavvufi felsefi anlamı ve kurucusunun Şeyh Küşteri olduğu belirtilir. Perde gazelinde padişaha yakarış da yeralır. Çağın padişahını anmanın yanı sıra çoğu kez yönetim biçimi de belirtilirdi.

Hacivat tüm bunlardan sonra bir beyit okuyup kendine kafa dengi bir arkadaş aradığını söyler ve arkadaşın özel-liklerini saymaya başlar.. konuşmasını ‘’Bu gece işimizi Mevlam rastgetire! Yar bana bir eğlence, aman bana bir eğlence’’ diyerek bitirir. Bu sırada perdenin sağ köşesinden Karagöz gelir. İkisi dövüşürler. Dövüşte Hacivat kaçar, Karagöz yere boylu boyunca uzanır ve bir tekerleme söyler. Bu, ‘’kılıklama’’ yada ‘’kılıklı zırva’’ diyebileceği-miz, aralarında hiçbir mantık bağlantısı olmayan sözlerin bir anlam taşıyormuşçasına birbiri ardına getirilmesidir.

b) Muhavere Bu bölüm Karagöz ve Hacivat arasında geçer.İki kişiden fazla kişinin de bu bölümde yer aldığı görülmüştür. Muhavere konularına örnek verelim: Yalan küpü muhaveresi şöyledir. Çelebi en iyi yalanı söyleyecek olana ödül verecektir. Hacivat  karagöz’ü salık verir. Karagöz, Çelebi’nin babasının kendi babasına borcu olduğunu söyler. Çelebi bu borcun varlığını kabul etse babasının borcunu ödemek zorunda kalacak, yalan olduğunu söylerse de ödülü Karagöz’e vermek zorunda kalacaktır. Bazı muhavere konularında da tıpkı ortaoyunu tekerlemelerinde olduğu gibi önce olmayacak bir olay gerçekmiş gibi anlatılır daha sonra da bir düş olduğu anlaşılır.

c) Fasıl Fasıl, oyunun kendisidir. Bu bölümde Hacivat ve Karagöz’den başka olay kişileri de bu bölümde görülür, oyuna katılırlar.17.yy. dan itibaren fasıl konuları belirli bir olaylar dizisine uymaya başlamıştır.Fasıl isimlerinden birkaçını sayalım : Ağalık, Bahçe sefası, Eczane, Sahte esirci, Hamam, Ferhat ile Şirin,Kanlı kavak,Kanlı Nigar, Kütahya,Leyla ile Mecnun, Sünnet, Şairler,Yangın, Yazıcı

d) Bitiş Karagöz oyunun bittiğini haber verir, kusurlar için özür diler, gelecek oyun duyurulur. Karagözle Hacivat oyun sırasında kılık değiştirmişlerse eski kılıklarında dönerler sahneye. Aralarında kısa bir söyleşme geçer bu söyleşme sırasında oyundan çıkarılacak ders de belirtilir. Daha sonra oyunda yapılan hatalardan dolayı özür dilenerek oyun bitirilir.

ORTAOYUNU: Türklerin Karagöz kukla gibi cansız; meddah gibi tek anlatıcılı sözlü oyunlarının yanında canlı oyuncularla oynanan en belli başlı geleneksel tiyatrosu olan ortaoyunu üzerine pek çok inceleme yapıldığı halde bu tiyatro türü üzerine karanlık kalmış, çözülmemiş pek çok nokta buluruz. Ortaoyunu üzerine incelemeler yapanlar çağlar boyunca rastlanan canlı oyuncularla yapılan sözlü temsillerden çok, “ortaoyunu” terimine ilk rastladıkları tarihi temel alıyor, 19. yüzyılın ortalarına doğru getiriyorlar.

Ortaoyunu diye bildiğimiz oyunun son biçimini alıp ‘’Ortaoyunu’’ diye adlandırılışını ele alabiliriz. Bu aşamanın başlangıcını kanıt göstermeden açıklayanlar olmuştur. Bunlardan birine göre; Kanuni Sultan Süleyman çağında Süleymaniye’de bulunan deliler evindeki delileri oyalamak için yapılan oyunlardan çıkmıştır; fakat bunu gösteren bir kanıt yoktur. Başka bir varsayım da Ortaoyununun başlangıcını 3.Mustafa çağına dayandırır.

Her ne kadar Ortaoyununun şu anki ismiyle anılması 19.Yy.ı bulmuş olsa da birçok kaynaktan, daha önceki tarihlerde saray içinde benzer kol oyunlarının gösterildiğini öğreniyoruz. Yine aynı kaynaklar, oyunlar sırasında Türk, Ermeni, Frenk, Yahudi gibi taklitlerden yararlanıldığını; Curcuna ile başladığını, Kolbaşı, Kavuklu, Pişekar gibi baş oyuncuları olduğunu, bunlar arasında güldürücü söylemler geçtiğini ,bu oyunlarda şakşak kullanıldığını bize anlatırlar.

ORTAOYUNU”NUN BÖLÜMLERİ

Oyunun iki önemli kişisi vardır: Pişekar ve Kavuklu.

Oyun tümüyle bu iki kişinin etrafında gelişir. Ahmet Rasim’ in tanımına göre Pişekar, oyunu idare eden karakterdir. Pişekar, akıllı , işgüzar, rehber, iyiyi kötüyü ayırt edebilen ,tecrübeli, yaşlı bir tiptir. Oyun, bu kişinin göstereceği tarza tabidir. Kavuklu ise oyunun komik unsurudur. Tüm entrika ve sürprizler Kavuklu’nun başı altından çıkar. Cehaleti, inatçılığı ve bunlara karşın güler yüzü ile Pişekar’ı oyun sonuna kadar uğraştırır. Daha sonra oyuna uygun bir tekerleme yaratarak oyunu bitirir. Kavuklu’nun en büyük yeteneği tekerleme yaratmaktır.

Oyunda dört bölüm vardır: Öndeyiş, söyleşme,fasıl, bitiriş…

a) ÖNDEYİŞ Zurna, Pişekar havası çalar. Pişekar meydana gelir, iki eliyle dört tarafı selamladıktan sonra zurnacıyla Selamı ve oyunun içeriğini içeren bir konuşma yaptıktan sonra kavuklu havası eşliğinde Kavuklu gelir. Kavuklu oyuna girdiği zaman kavuklu ile Kavuklu arkası arasında yanlış anlaşılmalar üzerine dönen komik, kısa bir söyleşme olur. Bu söyleşme sırasında bir yandan da yürürler. Çoğu kez Kavuklu ve arkası söyleşme sırasında Pişekar’ı fark etmez, bira anda fark ettiklerinde ise korkudan yere ,birbirlerinin üstlerine düşerler. Bunlardan sonra oyunun ikinci bölümü,Pişekar ve Kavuklu arasındaki söyleşme gelir.

b) SÖYLEŞME Bu bölüm en ustalık isteyen bölümdür. Kavuklu ile Pişekar arasında geçen bir çene yarışıdır. Söyleşme bölümü iki bölümden oluşur: Önce söyleşen kişilerin birbiri ile tanıdık çıkması , birbirlerinin sözlerini yanlış anlaması gibi güldürücü söyleşme ki buna “Azbar” denir; Sonra da “Tekerleme” denilen söyleşme bölümü.

Tekerlemelerde Kavuklu , Pişekar’a başından geçmiş gibi olmayacak bir olayı anlatır. Pişekar da bunu gerçekmiş gibi dinler. Sonunda da bunun düş olduğu anlaşılır. Belli başlı tekerlemeler: Bedesten, Beygir kuyruğu, Çeşmeye düşmek, Helva, Hırsız,Teyyare ile uçmak, Kahve kutusu, Kavun, Kayık, Dilenci vapuru,esrar,Nargile,Ördek, Pazar yeri, Zengin olmak …

“Teyyare ile uçmak” tekerlemesinde; Kavuklu’nun teyzesinin oğlu uçman olmuştur. Kavuklu da uçağın içine girer .Uçakta çişi gelir, uçak insin diye tabancaya sarılır, tabanca patlar, karşısındaki adam yere yıkılır, oysa kavuklu rüyasında altına etmiştir.

“Hamam” tekerlemesinde ise Kavuklu hamama gider, içerde toplanan istim çıkacak yer bulamadığı için hamamı uçurur; bir süre sonra kubbe patlar; Kavuklu, Çekmece gölüne düşer. Oysa içmiş, sızmış ve çamaşır teknesine düşmüştür.

c) FASIL:Tekerleme sona erip de bunun bir düş olduğu anlaşıldıktan sonra fasıl adı veilen asıl bölüme geçilir.Çoğu kez Kavuklu iş aramaktadır ve tekerleme sonunda Pişekar ona bir iş bulur. Kavuklu, “Pazarcı” oyununda sergi açar; “Fotoğrafçı” da fotoğrafçı olur; “Gözlemeci” de gözlemeci çırağı; “Büyücü” de büyücünün çömezi…Dükkan dekorunda gelişen olaylar dizisine paralel olarak ikinci bir olaylar dizisi de Zennelerin Pişekar aracılığı ile kiraladıkları evde evde ( yeni dünya ) gelişir. Böylece çeşitli taklitler kimi kez zennelerle işi olduğu için kimi kez de dükkanda işi olduğu için gelir.Fasıl bunlarla gelişir.

d) BİTİŞ Fasıldan sonra kısa bir bitiş bölümü gelir. Pişekar oyunu nasıl tanıtıp sunmuşsa, oyunu bitirmek de gene Pişekar’a düşer. Seyircilerden özür diler; Gelecek oyunun adını ve yerini duyurur.

TANZİMAT DÖNEMİNDE TİYATRO

*Yayınlanan ilk tiyatro eseri Şinasi’nin yazdığı Şair Evlenmesi’ dir. İki perdelik bir piyestir. Bu eserde görücü usulüyle evlenmeyi yerer. Şinasi eseri yazarken meddah geleneğinden yararlanmıştır.

*  Tanzimatçılar toplum için sanat görüşünü benimsedikleri için toplu-mu aydınlatmada tiyatroyu bir araç olarak görmüşlerdir.

*  Tiyatrolarda daha çok tarihi ve sosyal konular işlenmiştir.

*  Bu dönem tiyatro çalışmaları telif, tercüme ve adaptasyon olmak üzere üç grupta toplanabilir.

*  Tiyatro eserlerinde genellikle üç birlik kuralına uyulduğu görülür. (Abdülhak Hamit Tarhan hariç)

*  Tiyatro eserlerinde iyiler çok iyi, kötüler çok kötüdür.

*  Eserler, genellikle öğüt vererek biter. Çünkü halkı eğitme amacı vardır. İyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır.

*  Tiyatrolar Batı tiyatrosunun etkisindedir. Özellikle Shakespeare ve Moliere en çok taklit edilen sanatçılardır.

Temel Tiyatro Terimleri

Bir tiyatronun hem metin olarak hem de bir sanat olarak bazı temel kavram ve terimleri vardır. Bu terimler ve tanımları şöyle sıralanabilir:

Dekor: Tiyatroda sahneyi eserin konusuna göre döşeyip hazırlamada kullanılan eşyanın toplu adı.

Kostüm: Tiyatroda sanatçıların oyuna ve oyunun konusuna uygun olarak giydikleri kıyafet.

Suflör: Sahnenin arkasında duran ve gerektiğinde oyunculara sözlerini fısıltıyla söyleyip hatırlatan görevli.

Replik: Tiyatro oyunlarında konuşanların birbirine söyledikleri sözlerden her birine verilen ad.

Sahne: Tiyatro eserinde bir perdelik bölümün, dekor bakımından değişik olan küçük kısımları.

Perde: Tiyatro eserinde bir perdenin açılmasından kapanmasına kadar geçen bölüm.

Kulis: Oyuncuların hazırlıklarını yaptığı ve sahneye çıkmak için beklediği sahne arkasındaki bölüm.

Mimik: Oyuncuların, duygu ve düşüncelerini yüz hareketleriyle anlatması.

Jest: Oyuncuların duygu ve düşüncelerini el, kol hareketleriyle anlatması.

Tirat: Oyuncuların bir defada yaptığı uzun konuşma.

Prömiyer: Oyunun, seyirci ile buluştuğu ilk gösterimine verilen ad.

Aktör: Erkek oyuncu.

Aktrist: Kadın oyuncu.

Pandomim: Sessiz hareket. Sessiz hareketler, jestler, yüz ifadeleri ve kostümler yoluyla duyguları, düşünceleri, tutkuları anlatmaya yarayan tiyatro çeşidi.

Tiyatronun Yapı Unsurları

Tiyatronun diğer edebî türlerden farkı, sahnede canlandırılmak üzere yazılmasıdır. Bu amaçla yazılan metinler bazı temel yapı unsurlarından oluşur. Bunlar şöyle sıralanabilir:

a) Dramatik Örgü: Tiyatro metinlerinde olay örgüsü, dramatik örgü olarak adlandırılır. Bu örgü, kişilerin çeşitli çatışmaları veya karşılaşmaları çevresinde oluşur.

b) Yer (Mekân): Oyunlarda olayın geçtiği mekân sahnede dekor ile canlandırılır.

c) Zaman: Tiyatroda canlandırılan olayların geçtiği süre, zaman kavramı ile karşılanır. Zamana ait unsurların tamamının sahnede gösterilmesi mümkün olmadığı için bunlar “beş yıl sonra” veya “iki yıl önce” gibi ifadelerle verilir.

ç) Çatışma: Bir oyunda, anlayış veya savunulan değerlerin karşıtlığından kaynaklanan durumlar “çatışma” olarak adlandırılır. Çatışmalarda bireyin kendisi, bir başkası, toplum veya doğa ile karşılaşması ve mücadele etmesi söz konusudur. Çatışma, merak duygusunu canlı tutan ve oyunun ilerlemesini sağlayan bir yapı unsurdur.

 

 

* İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…

0 Shares:
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You May Also Like
Devamı

ÖDEV TESTİ 2

1.Yukarıda özellikleri verilen nesir türü aşağıdakilerden hangisidir? A) Söyleşi     B) Günce     C)Fıkra     D)Deneme     …
Devamı

ÖDEV TESTİ 10

1. Aşagıdakilerden hangisi deneme türünün özelliklerinden olamaz? A) Konu, derinlemesine incelenir ve araştırılır. B) İnandırma zorunluğu yoktur. C)…
Devamı

ÖDEV TESTİ 6

1. Aşağıdakilerden hangisi geleneksel Türk tiyatrosunun bir özelliğidir? A) Daha çok güldürü öğesine dayanır. B) Yanlış anlaşılan sözcüklere…
Devamı

KONU KAVRAMA TESTİ

1. Aşağıdakilerden hangisi geleneksel Türk tiyatrosunun özelliklerinden biri değildir? A) İnsanlar tipik özellikleri ön plana çıkarılmıştır. B) Konuları…
Devamı

ÖDEV TESTİ 5

Nasrettin Hoca’nın fıkraları gülünüp geçilecek nitelikte boş sözler değildir. Bunlar, üzerinde uzun uzun düşünülecek, dersler çıkarılacak eğitici gerçeklerdir.…